Yalnız bana ait olanı…

Dikenli tellerin ardındaki yaşamlar

Varşova Gettosunun sakinleri yavaş yavaş azalmaya yüz tutuyordu. Elbaum ailesi, Yisrael, Haya ve biricik kızları Tamar, canlarını kurtarmak amacıyla gettonun içindeki bir kömürlükte gizleniyorlardı. Diğerlerine göre, biraz daha emniyette sayılabilirlerdi. Nedir ki zaten az miktarda olan yiyecek stokları tükenmişti. Aralarından biri kömürlükten dışarı çıkmalı, en azından biraz ekmek temin etmeliydi. Böylece yaşama tutunmaya devam edebileceklerdi.

Bu iş için en uygun seçim küçük Tamar’dı. Küçük bir çocuk Nazi hayvanlarının dikkatini daha az çekerdi. O sabah ortalık henüz tenha iken, minik kız kömürlükten dışarı sürünerek çıktı. Ailesi ve kendisi için yiyecek bir şeyler bulmaya çalışacaktı.

Ne yazık ki kızın ailesi Nazilerin o günkü planını bilmiyordu. Naziler, o gün gettodan büyük bir Yahudi sevkiyatı gerçekleştirecek ve onları ölüm kamplarına gönderecekti. Naziler, gettodaki evlerin kapılarını kırarak içeri giriyorlar, tüm Yahudileri yaka paça tutukladıktan sonra onları büyük kitleler halinde ‘Umschlagplatz’ adlı meydanda toplayıp bekletiyorlardı. Getto sakinleri orada titreşerek bekletilirken, son duraklarının cehennemin giriş kapısı olan Treblinka olduğunu artık çok iyi biliyorlardı.

Naziler erkek, kadın ve çocuklardan oluşan kalabalığı kayıtsız ve zalim bir ifade ile izliyorlardı. Annelerinin kollarından acımasızca kopartılan çocukların haykırışları kulakları tırmalıyordu. Bu seslerden rahatsız olan Nazi subayları ateş ederek,  çocukların sesini sonsuza değin susturuyorlardı.

Baskın haberi son anda Elbaum’lara ulaştı. İkisi de Tamar için korkudan ve dehşetten felç olmuşlardı. Çocuk gideli saatler olmuştu ama hala geri dönmemişti. Dile getirmiyorlardı ama –Tanrı korusun- galiba kızları da diğerleri ile birlikte tutuklanmıştı. İkisi de umarsızca gözlerini kömürlüğün çıkış deliğine dikmişler, bir tıkırtı duyduklarında umutla yerlerinden fırlıyorlardı.

Dakikalar ve saatler acımasızca geçiyordu. Yisrael ve Haya oturdukları yerden havanın git gide kararmaya yüz tuttuğunu görüyorlardı. Aslında onların tek yaşam ışıkları Tamar idi. Ona olan büyük sevgileri sayesinde yaşama tutunuyorlardı. Şu an kaçınılmaz son ile baş başa kalmışlardı. Biricik kızları Alman silahlarının gölgesi altında, diğer kimsesiz ve çaresiz ruhlarla birlikte titreşerek bekliyordu.

Çektikleri korkulara daha fazla dayanamadıklarından, büyük bir kararlılıkla gizlendikleri kömürlükten sürünerek dışarıya çıktılar. Yapabilecekleri bazı şeyler vardı. Çocuklarını o vahşi hayvanların elinden belki de kurtarabilirlerdi. Bu yüzden kendilerini tehlikenin kucağına atmalıydılar. Aslında yaptıklarında mantık yoktu ama içlerindeki ebeveynlik dürtüsü galip geliyordu.

Yisrael’in aklına bir fikir gelmişti. Adı Perlstein olan bir tanıdıkları vardı. Bu adam gettonun Yahudi polislerindendi (kapo). Bu kapo onların çocuğunu tanırdı. Hatta ona sevgi de gösterirdi. Belki bu adam çocuğu kurtarabilirdi. Böyle umutlanıyorlardı… Perlestein’ın evine ulaşan yeraltı geçidinden geçerken kalpleri ümitle pır pır atıyordu. Dejilna Sokağı, 9 numaralı evde bütün Yahudi polisler ve aileleri oturuyordu.

Perlstein’ın evinin kapısı telaşla çalındığında, kapıyı açan polis, Elbaum çiftini karşısında görünce çok şaşırdı. Genç çift telaşla Tamar’ın başına gelenleri anlattılar. Onları dikkatle dinleyen polis uzun süren ve onlara yıllar kadar uzun gelen bir suskunluktan sonra düşüncesini açıkladı. İçeriye giderek polis şapkası ile geri döndü. Şapkasını Yisrael Elbaum’un başına taktı, cebinden çıkardığı polis kimliğini de ona verdi: “Çabuk ol, Umschlagplatz’a koş. Çok geç olmadan oraya git, oradaki kapoya kızının orada tutuklu olduğunu anlat. O, sana kızını kurtarmanda yardım edecektir. Biz kapolar, arada bir böyle şeyler yapıyoruz. Sana kesinlikle destek verecektir” dedi.

Aslında Kapo Perlstein bu hileli davranışın kendi hayatına mal olabileceğini biliyordu ama karşısındaki çiftin umutsuz yakarışları yüreğini acıtmıştı. Bu minik şansı denemek istiyordu. Kendini riske atacaktı.

Yisrael gözlerini polise dikmiş, anlattıklarını dinliyordu. Aslında plan çok basit görünüyordu. Kalbi yine umutla doluyordu. Karısı da sevinç gözyaşları döküyordu. Kısa bir süre sonra sevgili ve biricik yavruları Tamar’a kavuşacaklardı. Perlstein’a coşkuyla teşekkür etmeye çalışıyorlardı ama kelimeler boğazlarında düğümleniyordu. Kapo onları kapıya doğru ittirdi. Kaybedecek bir dakikaları dahi yoktu.

Yisrael şapkayı başına taktı, polis kimliğini de cebine soktu. Tam çıkarken polis Perlstein ona seslendi, “Bir saniye. Sana çok önemli bir şeyi söylemeyi unuttum. Bence artık çok geç. Bunun anlamı da şu: Umschlagplatz’da olan herkes bu saate kadar sayılmış ve isim listeleri hazırlanmıştır. O yüzden şimdi oraya giderken, yolda göreceğin başka bir kız çocuğunu yakalayıp, kızın Tamar yerine kapo ile takas etmelisin. Aksi halde Almanlar bugünkü listelerinde eksik insan olduğunu anlarlar. Sonucunu düşünmek bile istemezsin…” dedi.

Bu umulmadık şok edici sözler, Yisrael’in kafasına cop etkisi gibi tesir etti. Elleri çaresizlikle iki yanına düştü, Omuzları çöktü. Kapının eşiğinde donmuş gibi hareketsiz kaldı. Sonra yüzünü yavaşça kaldırarak karısına ve polise baktı. Başını olumsuzca sallayarak, polis şapkasını başından çıkardı, cebinde duran kimlikle birlikte yavaşça masanın üzerine bıraktı. Hemen oradaki bir sandalyeye çökercesine oturdu.

Çehresindeki bütün kan çekilmişti. Yüzü bembeyazdı. Umutları ölmüştü. Büyük bir yeis ruhunu sarmıştı. Aklını kaçırmak üzereydi. Kafası aşırı uçlarda gidip geliyordu. Birdenbire hıçkırarak ağlamaya başladı. Hıçkırıklar arasında, “Benim kıymetli kızım, benim sevgili biricik yavrum… Hayır! Hayır! Yapamam… Yapmamam lazım sevgili kızım!  Ben seni tehlikeye atabildim ama başkalarının çocuğunu kurban edemem. Yalnız benimkini. Yalnızca bana ait olanı…”

Not: Bu hikâye - Yerachmiel Tilles - tarafından anlatılmıştır.

 

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın! Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın