Hak edilmiş bir Altın Palmiye

Ken Loach ‘BEN, DANIEL BLAKE kariyerini işçi sınıfının haklarını korumaya adamış sinemanın hümanist figürü olduğunu ispatlıyor.

Sosyal amaçlı filmleriyle haksızlıklara karşı çıkan, işçi haklarını ve toplumun ezdiği güçsüzleri hararetle savunan Ken Loach, 80 yaşına rağmen ideallerinden taviz vermiyor. Politik sinemanın zirvesindeki ustalardan Loach, geçirdiği iş kazasından sonra, ilk defa devlet yardımına muhtaç olan kalp hastası marangoz Daniel Blake’in iki çocuklu evsiz Katie ile yollarının kesişmesini anlatıyor. Hata ve yanlışlıklarla dolu sosyal hizmet ağının kurbanı iki gariban bürokrasiye karşı açtıkları savaşta birbirlerine yardımcı oluyorlar. Daniel aç kalmamak için eşyalarını satarken, Katie çocuklarını doyurmak için kendini satıyor. Bu iki proleterin çaresizliğini izlerken, boğazınızda bir düğüm, yüreğinizde bir yumruk hissedeceksiniz.


Bu yıl Cannes Film Festivali’nde George Miller başkanlığındaki jüri son yılların en garip kararlarına imza atarken, garip filmleri ödüllendirirken birçok kaliteli yapımı ödül listesinin dışında bıraktı.

Ancak Altın Palmiye için Ken Loach’ın ‘Ben, Daniel Blake/I Daniel Blake’ seçimine kimsenin itirazı olmadı. Çünkü bu fazlasıyla hak edilmiş bir ödüldü.

Kariyerini işçi sınıfı, ezilmişler ve proleteryanın haklarını korumaya adamış, sinemanın en hümanist figürlerinden biri olan Ken Loach, 80 yaşına rağmen ideallerinden taviz vermiyor.

Sosyal amaçlı filmleriyle haksızlıklara karşı çıkan, işçi haklarını ve toplumun ezdiği güçsüzleri hararetle savunan, aldığı bu ödülle Cannes’da çifte Altın Palmiye’li yönetmenler kulübüne katılan Ken Loach’ın bu ödülü almasına çok sevindim.

Bu yazımda ödül dağıtımı sonrası, ödüllü sanatçıların basın toplantısında bulunan iki Türk gazeteciden biri olarak, Ken Loach’ın filmini nasıl yorumladığından da söz edeceğim.

Politik sinemanın zirvesindeki sinemacılardan Ken Loach, geçirdiği kalp krizi ve iş kazasından sonra hayatında ilk defa devlet yardımına muhtaç olan Daniel Blake’in, barınabileceği bir ev arayan iki çocuklu evsiz Katie ile yollarının kesişmesini anlatıyor. Günümüz İngiltere’sinin hata ve yanlışlıklarla dolu sosyal hizmet ağının kurbanı Daniel Blake (Dave Johns) ile Katie (Hayley Squires), bürokrasiye karşı açtıkları savaşta birbirlerine destek olup yardımcı olmayı denerler.

Bekâr bir kadın olan Katie, Londra’da evsizlerin takıldığı bir hostel odasında yaşamaktadır ve bundan kurtulmanın tek yolu, 300 mil ötede hiç bilmediği bir şehirdeki bir evde kalmayı kabul etmekten geçer.

Mesleğini iyi yapan, dürüst bir marangoz olarak tanınan 59 yaşındaki Daniel, geçirmekte olduğu sağlık sorunları nedeniyle sosyal yardım istemek durumunda kalır, ama sistemin çarpıklığı nedeniyle devlet yardımı alamaz, iş aramak zorunda kalır.

BÜROKRATLAR MAAŞLARINI  HAK EDİYORLAR MI?

New Castle’da yaşayan Daniel bu süreçte, bir iş arama merkezinde, kendi gibi zorluk çeken Katie ve çocuklarıyla dostluk kurar. İki gariban kendilerini sahipsiz bir yerde, günümüz Britanya’sının ‘çok çalışan/yan gelip yatan’ retoriği karşısında tüm etkisini yitiren ‘refah devleti’ bürokrasisinin dikenli tellerine takılmış halde bulurlar.

Ken Loach, sosyal hizmet vermek için devletten maaş alan, bakanından bürokratına, en küçük memuruna kadar “insanlığınızdan utanın” diye haykırıyor.

Görevliler gariban fakirleri aşağılıyor, hakir görüyor. Daniel internetten doldurulması gereken formu (bilgisayar kullanmayı bilmediği için) veremiyor. Bu sebeple gıda yardımı alamıyor, aç kalmamak için eşyalarını satıyor.

Katie ise çocuklarını doyurmak için kendini satıyor.

Ken Loach ve ‘Carla’nın Şarkısı/Carla’s Song’dan beri 20 yıldır işbirliği içinde olduğu insan hakları savunucusu avukat senaristi Paul Laverty, insan onurunu ayaklar altına alan günümüz toplumunun ve bürokrasinin çarpıklığını yüzümüze vuruyorlar.

Loach-Laverty ikilisi (son yıllarda çektikleri en iyi film olan) ‘Ben, Daniel Blake’te gerçekçi yaklaşımlardan güç alırken bozuk sisteme ve boğucu bürokrasiye karşı dayanışmayı ustalıkla yüceltiyorlar.

Film bu yönüyle bir Kafka romanını akla getiriyor. Filmin iki proleter kahramanının devlet karşısında çaresizliğini, çıkışsızlığını izlerken, boğazınızda bir düğüm, yüreğinizde bir yumruk hissediyorsunuz.

Hastalandıktan sonra çalışamayacağını öğrenen, kalbi iflas etmekte olan Daniel, isyanını caddedeki binaların birinin beyaz duvarına ‘Ben, Daniel Blake’ diye yazarak dile getirir.

Filmin sarsıcı finalinde ise, yorgun kalbinin sosyal yardım görevlilerinin sadistçe yarattıkları strese yenik düştüğünü görüyoruz.

SANKİ BİR KAFKA ROMANI

Cannes’daki ödül töreninde Ken Loach “Rüya fabrikası sinema bizlere haksızlıkları protesto etme misyonunu da getiriyor” derken aslında bir insanlık dersi veriyordu.

Neo-liberalizmin getirdiği kemer sıkma politikalarının dünyamızı felaketin eşiğine getirdiğini söyleyen Loach, “Başka bir dünya inşa etmek mümkün. Umudumuzu koruyarak yeni bir dünya yaratmamız lazım. Çünkü insanlığın buna ihtiyacı var” dedi.

Altın Palmiye galibi olarak yaptığı basın konferansında Loach, Avrupa Birliğinin, Yunanistan ve Portekiz gibi ülkeleri aşağıladığını söylerken, filmlerinin ana temasının günlük hayatımızın dramatik yönleri olduğunu ilave etti.

Filmlerinin konularını genellikle senaristi Paul Laverty’nin bulduğunu söyleyen Loach, yazarın Daniel Blake’in bir benzerine gerçek hayatta rastlaması üzerine, senaryosunu bina ettiğini söyledi. “Kısıtlı ekonomik imkânları olan insanların sosyal sorunları ilgimi çekiyor. Seyircinin yüreğine hitap eden haksızlıkları anlatmayı, onlara yapılandan insanların etkilenmesini istiyorum” diyen İngiliz solunun efsanevi temsilcisi Loach, sosyal içerikli ‘Ben, Daniel Blake’in bazı duygu yüklü sahneleriyle izleyicilerin göz pınarlarını harekete geçiriyor.

Gizlice fahişelik yapmaya başlayan Katie’nin Daniel’e yakalandığında yaşadığı utanç sahnesi filmin en duygu yüklü sekansları arasında.

80 yaşında, 25 film yapmış, ödüllere boğulmuş efsane yönetmenin, ödülünü almak için sahneye çıktığında titreyerek konuşması, duygulanması, heyecanını gizleyememesi de Cannes Film Festivali’nin dünya sinemasındaki öneminin bir göstergesi.

1967’deki ilk uzun metrajlı filmi ‘Zavallı İnek/Poor Cow’un öncesinde Loach sinemaya aktörlük yaparak başlamıştı. Uluslararası arenada adını duyurduğu ‘Kertenez/Kes’ (1969) ve ‘Kayıp Ajanda/ Hidden Agenda’dan (1990) sonra ‘Raining Stones’ (1993) ve ‘Land and Freedom’ (1995) gibi başyapıtlara imza attı.

İrlanda Bağımsızlık Savaşı’ndan gerçekçi bir kesit sunan ‘Özgürlük Rüzgârı/ The Wind that Shakes The Barley’den (2005) altı yıl sonra, Loach aynı konuya ‘Jimmy’s Hall’ ile dönüş yaptı.

‘Ben, Daniel Blake’ ile on yıl arayla kazandığı ikinci Altın Palmiye İngiliz ustayı, Michael Haneke, Francis Ford Coppola, Emir Kusturica, Shohei Imamura, Dardenne Kardeşler, Bille August ve Alf Sjöberg’den oluşan ‘Çifte Altın Palmiyeliler’ kulübünün yeni üyesi yaptı.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın! Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın