“Vatandaş Türkçe konuş”

Başlığı görür görmez hemen irkildiğinizin farkındayım. Herhalde size, geçmişte yaşanan ve tüm azınlıklara yönelik kanunsuz ve ahlaksız baskıları anımsattı.

Maksadım tekrar eski yaraları deşmek değil. Değişik bir açıdan konuyu inceleyip görüşlerimi sizlerle paylaşmak isterim.

Önce bir hatıramı nakledeyim.

Uzun yıllar önce vapurla Kadıköy’e gidiyordum. Arka terasta yer bulmuştum. Tam karşımdaki sırada iki genç kız Fransızca konuşmaktaydılar. Duyabildiğim kadarı ile sanki o gün gördükleri dersi tekrarlıyorlardı. Sağımda biraz ilerde oturan düzgün kılıklı diyebileceğim bir yolcu, aniden kalktı ve kızlara doğru yönelerek, sert bir sesle “vatandaş Türkçe konuş” diye bağırdı. Kızlar donakalmışlardı. Daha ağızlarını açmaya vakit bulamamışlardı ki, tam arkalarında oturan bir subay hızla ayaklanarak doğrudan o kişinin üstüne yürüdü, yakasına yapıştı ve iyice silkeleyerek “Ulan!” dedi, “Benim kızlarımı sen nasıl azarlarsın! Benim bunların bir lisan öğrenmeleri için ne kadar fedakârlık yaptığımı biliyor musun? Çek git buradan!” Adam neye uğradığını şaşırmış, korkudan beti benzi atmış bir halde, hızla arkasına bakmadan uzaklaştı.

Diğer bir deyimle, rüzgâr artık bambaşka yönlerden esiyor. Hatta ortaya değişik bir sorun çıkıyor.

Günümüzde bizler Türkçe konuşuyor muyuz, yoksa dilimiz, Arapça, Farsça, Latince, İngilizce, Fransızca kelimelerin yoğunlukla yer almaya başladığı bir lisan haline mi dönüşüyor? Çok yakında birbirimizle sağlıklı bir iletişim kurmakta zorlanabilir miyiz?

 

Araya bir fıkra sokuşturayım: Esnaf Moşon ile eşi Raşel doktora giderler. Dertlerini anlatırlar. Doktor reçetesine bir fitil yazar ve “Efendim bunu gece yatmadan evvel anal yoldan alacaksınız” diye ikazda bulunur. Her ikisi de kafa sallayarak çıkarlar, eczaneden ilaçlarını aldıktan sonra eve dönerler.

İlaç alma vakti gelmiştir. Moşon ilacı eline alır ve eşine “Raşel, bunu anal yoldan alacakmışım; bu ne demek?” Raşel, “Bilmiyorum” diye cevap verir. “İyisi mi sen doktora sor.”

Moşon telefon eder, aynı suali doktora sorar: Doktor, “Efendim anüsünüzden alacaksınız” der ve telefonu kapatır. Moşon tereddüttedir. Anlamamıştır. Bir süre geçtikten sonra tekrar doktoru arar aynı suali sorar; doktor biraz sinirlenmiştir ama yine nazikçe “Efendim makat yoluyla kullanacaksınız” diye izah eder. Ancak Moşon bu kelimeyi de bilmemektedir. Doktoru bir daha aramaktan çekinmektedir. Ama ağrısı gittikçe artmaktadır. Tüm cesaretini toplar, doktora yeniden telefon açar ne yapacağını sorar. Doktor artık dayanamaz ve “Bu ilacı al ve k…na sok! Tamam mı?” diye bağırır ve telefonu yüzüne çarpar. Raşel, kocasına sorar, “Ne oldu Moşon, ne dedi?”

“Hiç, sadece bana çok kızdı ama ilacı nasıl alacağımı söylemedi.”

Tıp sahasında artık yapacak bir şey yok gibi duruyor. Laboratuvarlardan gelen analiz raporlarını bırakın anlamak, okumak dahi imkânsız hale geldi. Bu yüzden de her sonuç kâğıdını elimize aldığımızda doktora ulaşıncaya kadar büyük heyecan yaşıyoruz: Menfi mi? Müspet mi?

Diğer alanlarda da aynı süreci görür gibiyiz. Gün geçmiyor ki tüm yayın ve iletişim araçlarında yepyeni batılı yabancı kelimelerden türetilmiş sözcükler görmeyelim. Hele internet, Twitter, Facebook, Whats App, Periscope, Instagram vs’nin hakimiyetini kurduğu bir ortamda bazı konuşmaları anlamak için tüm dikkatimizi vermek gerekiyor.

Batı’nın etkisi altındayız bu bir gerçek. Peki, Doğu’dan gelen esintilere ne demeli? Ülkemizde şu anda, verilen rakamlara göre dört milyona yakın Arap ve bir milyondan fazla İranlı yaşıyor. Her iki milletin lisanları en az batılılarınki kadar zengin. Çok yakın bir zamanda (tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi) onlardan da etkileneceğimizi kuvvetle tahmin ediyorum.

Daha da önemlisi nesiller arasında diyalog kopukluğundan endişe etmeliyiz. Geçenlerde sevgili eşim, bir kitapçıya girdi; tesadüf bu ya, görevli genç bir kız yanına yaklaştı ve “Buyurun yardımcı olayım” dedi. Eşim, “Bir mecmua bakacağım” diye cevap verince, kızcağız “Özür dilerim, bizde böyle bir şey yok” demez mi? Dergilerin bulunduğu rafları ona işaretle gösterince “Aaa! Siz dergi mi demek istediniz?” sözleri ağzından dökülüverdi. Gülmekten kırıldık.

Sonuçta ve naçizane kanaatime göre, Türk Dil Kurumuna çok büyük görevler düşmekte. 1932 yılında belirledikleri “Türk dilinin öz güzelliğini ve varlığını ortaya çıkarmak” hedefine varabilmek için sürdürdükleri ciddi çalışmaları daha da yoğunlaştırmalılar.

Ancak her şeyi de TDK’dan beklememek lazım: 1932 tarihli bildiride işaret edildiği gibi “Kadın - erkek her Türk yurttaşı Türk Dili Cemiyetinin üyesidir.” Dolayısıyla, bu duyarlılığı sağlamalı ve yaygınlaştırmalıyız.

Dilin canlı bir varlık olduğunu unutmamalıyız. En hayati önemi, bir toplumun - en geniş manasıyla - bilgi görenek ve gelenek varlığını, geçmişten geleceğe taşımasıdır.

Bu ilkeyi göz önünde bulundurarak, ilk aklıma gelen, televizyonlarda karşımıza çıkan, haber, yorum ve açık oturumların sunucu ve katılımcılarına, metinlerini daha dikkatli hazırlamalarının önerilmesidir. Konuşmacıların da aynı hassasiyeti göstererek, çok elzem olmadıkça Doğu veya Batı kökenli kelime ve deyimleri kullanmamaları gerekir.

Yazımın başlığını da şöyle değiştirelim: “Vatandaş güzel Türkçe konuş!”

Sözlerimi, 8. sınıfta iken bize gerçek anlamda Türkçeyi öğreten ve sevdiren hocamız rahmetli Haydar Ediskun’u hürmet ve minnetle anarak bitiriyorum.  

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın! Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın