‘Fısırt fısırt...’

Tufandan sonra Afrika sıcaklarını yaşıyoruz. Beden ve zihin pilates topundaki helezonlar gibi döndü. Bu dönemleri sıkıntısız geçirebilenler, Acun Ilıcalı’nın ‘Survivor’ programına katılmış sayılacaklar. İşyerlerinde klimalar tam kapasite çalışıyor. Başka türlüsü mümkün değil. Ancak bir süre sonra havalandırmadan kaynaklanan virüslerle ofislerde, ‘hapşu’ sesleri yükselecek.

***

Sıcak havada en çok rahatsız olduğum konulardan biri esans / parfüm kokularıdır. Olumlu anlamda da olsa, otuz beş derece sıcakta şişenin yarısını üstüne sıkmış bir bay ve bayan, yakın çevresine baygınlık hissinden de öte mide bulantısı yaşatıyor. Parfüm bu durumlarda çekici olmaktan ziyade hayli itici.

Parfümün diğer yansıması, su/sabunla ilgili. İşte o en kötüsü. Zira bu kokuyu yayan yüzlercesi var etrafımızda. Kuyrukta beklerken, bitişik masaya servis yapan garson, hatta yolda karşılaştığınız bir tanış... Kollarını kaldırdıklarında esen meltem sizden yanaysa fenalık geçirebilirsiniz. Çantasından deodorant çıkartıp orta yerde, ‘fısırt, fısırt’ diye sıkanlara iyice mesafeli durmakta yarar var. Her mevsimin getirdiği hoş ve nahoş yönler mevcut. Gene de su ve sabun tüketiminin her mevsim için sağlığa yararlı olduğu kesin. Sözüm meclisten dışarı, sık sık yıkanmak her derde deva.

***

Kaç kez Safranbolu’ya gittim, her seferinde aynı hazzı aldım. Kökenleri Bektaşi dedelerine uzanan Yörük köyü, bir başka güzeldir. Taşlı yolları, daracık sokakları, Leyla Gencer’in kaide üstündeki büstü... Köyün bitimindeki çay evi ve bizim gibi yerli turistlerin yağmaladığı, tahta tezgahların üstünde satılan örtüler, yazmalar, elbiseler, doğal sabunlar... Kumaşlar yumuşacık, renkler cıvıl cıvıl. Anadolu’nun hangi yöresinden benzer eşyalar aldıysam, hepsini severek kullandım. Gene aynı havaya kapıldım. Gözüm örtülere kaydı. “Abla kök boya bunlar.” Sözüne inandım ve bir anneme, bir gelinime, bir de kendime aldım. Yeşil, pembe ve sarı motifliydiler. Yazın bahçede güzel duracaklardı. Böyle üçlü hediyeler aldığım zaman hep rahmetli Cevdet Sunay’ın eşi Atıfet Hanım aklıma gelir. Dış ülkelere resmi ziyaretlere gittiklerinde protokol gereği Hanımefendi’ye bir hediye sunulurmuş. Atıfet Hanım, Türk geleneklerine dayanarak, “Bir bana, bir kızıma, bir gelinime lütfen” dermiş. Tabii yetkililer, bir tanesini hediye eder, diğer ikisini de dışişlerine havale ederlermiş.

***

İstanbul’a döndüğümde Yörük köyünden aldığım örtüleri hemen yıkadım. Nedense apre kokusundan pek haz etmem. Örtüler yıkandı, kurudu ve şok! O canlı baskılar uçup gitmiş, kök boya filan hikaye. Anadolu’nun küçücük bir köyü sahteciliği ticaret olarak görmeye başladıysa, yazık oldu ‘öz’ümüze.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın! Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın