Batya Natan

Birbirini anlamayan insanlar

“Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.”

Kutsal Kitap’taki bu sözler, Babil Kulesi’nin yapımı sırasında geçiyor. Anımsayalım:

Başlangıçta tüm insanlar aynı dili konuşuyorlarmış. Bunlar bir araya gelip gökyüzüne ulaşabilecekleri bir kule yapmaya başlamışlar. Tanrı insanların bu girişimlerinden hiç hoşlanmamış. Bu yüzden aralarında bir karışıklık yaratmak ve birbirlerini anlamalarını engellemek için dillerini değiştirmiş. Aynı dili konuştuklarında güçlerini birleştiren, düşündüklerini gerçekleştirebilen bu insanlar, bir anda kendilerini bir boşlukta bulmuşlar. Birinin söylediğini diğeri anlamıyor, büyük bir karmaşa sürüp gidiyormuş. Bir süre sonra halklar dillerine göre ayrılıp yeryüzünün bir başka yöresine göçerlerken, kulenin yapımı kalmış, zaman içinde de tümüyle yıkılmış.

Kutsal Kitap’ta yer alan bu öykünün gerçekliğini, yeryüzünde konuşulan dillerin o kulenin yapımı sırasında mı değiştiğini elbette sorgulamayacağım. Bir yanda bilimin, öte yanda inancın yaklaşımları varken, bu alanlara hiç girmeden şunu söylemek istiyorum. Bu öyküde benim için önemli olan, vermek istediği iletisidir:

İnsanlar birbirlerini anlayabildikleri oranda güçlüdürler ve bu güçlerini birleştirerek bütün düşlemlerini, düşüncelerini gerçekleştirebilirler. Ayrıca bu birliktelik, onları mutlu olmaya, paylaşmaya, sevgiye yöneltir. Oysaki bir sorunun altını eşelediğimizde, kişiler arasındaki çekememezliklerin, kavgaların kökeninde, genel olarak iletişim eksikliğinin, duygudaşlık yoksunluğunun izlerini görebiliyoruz. Büyük savaşların, dillerin ve halkların ayrıldığı Babil olayından sonra başladığını söylersek yanılmış olur muyuz, bilmiyorum.

Günlük sorunların, anlaşmazlıkların birçoğu kendimizi yeterince anlatamamaktan kaynaklanıyor. Aynı dili konuşmamıza karşın seçtiğimiz sözcükler, bir başkasına yabancı görünüyor. Bununla birlikte yıllar içindeki birikimlerimiz, olumlu ya da olumsuz deneyimlerimiz, ödün vermeyen önyargılarımız, birbirimizi anlamakta engeller oluşturuyor. Bu yüzden tüm insanlara kuşkuyla yaklaşıyor, onlarla sevgi köprüleri kurmakta zorlanıyoruz.

Can Yücel bir dizesinde ne güzel söylüyor:

“En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan”

Aynı düşünce ve duyguları taşısak da, bunları yeterince ifade edemediğimiz sürece, birlikteliğin de bir anlamı olmadığını yaşayarak görüyoruz. Hangi alanda isterse olsun, bilmek kadar karşımızdaki insanı anlamak da birbirimize yakınlaşmak için önemlidir.

Düşünelim: Niçin bu uzaklıkları ortadan kaldırmaya çalışmıyoruz?

Duygudaşlık kurarak, anlamaya çalışarak, tüm kuşkulardan arınarak, önyargısız, hoşgörüyle, sevgiyle…

Sanırım bu alanda da eğitilmek zorundayız.

Sözcüklerin gizini, duygularımızın sıcaklığıyla besleyerek kendimizi anlatmaya çalıştığımızda, kalabalık içindeki yalnızlığımızdan sıyrılacak, paylaşmanın keyfini daha çok yaşayacağız.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın