Batya Natan

Tatavla Sahne’de ‘Bahar Noktası Opereti’

Tatavla Sahne’de yılın ilk yeni oyunu, William Shakespeare’in ‘A Midsummer Night’s Dream’ komedisinin epey değişik bir uyarlaması, ‘Bahar Noktası Opereti’.

Tatavla Sahne’de ‘Bahar Noktası Opereti’

Tiyatronun kurucusu Eraslan Sağlam, Shakespeare’in yaşam sevincinin, aşkın, şehvetin açığa çıktığı güldürüsünde ustanın özgün metni yerine, yabancı dilde her yapıta el attığında onu usta işi bir Türkçeye dönüştürmeyi çok iyi bilen Can Yücel’in ‘Bahar Noktası’ndan yola çıkmış. Hem bedenlerin, hem düşlerle düşüncelerin şehvetinin söz konusu olduğu ‘Bahar Noktası’, Can Baba’nın pırıltılı, şenlikli, Shakespeare’in şehvetine şehvet katan olağanüstü güzel Türkçesiyle, bir William Shakespeare-Can Yücel komedisi.

Tezeus, Amazonlar kraliçesi Ipolita’nın ülkesini zapt ettikten sonra onunla evlenmeye hazırlanmaktadır. Babasının sevdiği gençle evlenmesine izin vermediği Hermiya (Nasmina Tüten), Hermiya’sına kavuşamayan İskender (Yiğit Emrah Gümrah),Hermiya’ya duyduğu karşılıksız aşkla kıvranan Dimitri (Atahan İsmail Keskin) ve Dimitri için yanıp tutuşan Eleni (Dila Kavasoğlu) için, katı ataerkil yasaların hüküm sürdüğü Atina yaşanmaz hale gelmiştir. Hermiya ile İskender, Atina’daki ‘baba yasasının’ ölümcül hükümlerinden kurtulmak için, güvenli ama esaret dolu baskıcı kentten, doğaüstü varlıkların kol gezdiği tekinsiz ama özgür koruya kaçarlar. Dimitri onların, Eleni de Dimitri’nin peşine düşer.

Marangoz Testere (Murat Yılmaz), Doğramacı Mengene (Saadet Lokumcu), Körük tamircisi Körük (Metehan Çetinalp), Dokumacı Öreke (Murat Avni Yürekli), Lehimci Teneke (Ercan Ertan) ve Terzi Yüksük’den (Furkan Tekbıyık) oluşan esnaf gurubu da düğün şenliklerinde sahnelemek üzere yazdıkları oyunun provalarını yapmak için koruya gelirler.

Koruda, Periler Kralı Babaron, Hindistan’dan gelen köle çocuğu kendisine vermek istemeyen Kraliçesi Müzeyyen’i cezalandırmak için, Cin’e (Tuba Zehra Sağlam ve Utku Çetin) tılsımlı bir çiçeği bulması için emir verir. (Perilerin gerçeküstü dünyasıyla, saraylarda soyutlanıp halkla ilişkisini koparmış yöneticilerin bir o kadar gerçek dışı dünyasını aynı paralele oturtan bütün çağcıl sahnelemelerde olduğu gibi Tezeus-İpolita ikilisini canlandıran Erkan Aytemur ve Ürüncan Keskin Babaron’la Müzeyyen’i de üstleniyor). Babaron, Cin’in getirdiği çiçeğin suyunu Müzeyyen’in gözüne sıkar. Kraliçe uyandığında ilk gördüğü yaratığa âşık olacaktır. Müzeyyen uyandığında, yaramaz Cin’in kafasını eşek kafasına dönüştürmüş olduğu Öreke’ye çılgınca vurulur.

Eleni’nin Dimitri tarafından devamlı aşağılanmasına kızan Babaron, Cin’den tılsımlı çiçeğin suyunu, Dimitri’nin gözüne sıkmasını ister. Cin tılsımlı suyu Dimitri yerine yanlışlıkla İskender’in gözüne sıkınca içinden çıkılmaz hâle giren olaylar sonunda tatlıya bağlanır ve çiftlerin sevdiklerine kavuştuğu çoklu düğünde esnaflar, düğün şerefine oyunlarını sahnelerler.

Türkiye’nin ağır baskı döneminden geçtiği 1980’lerin başlarında, Tepebaşı Deneme Sahnesi’nde Başar Sabuncu’nun ilk kez yönettiği, ‘Bahar Noktası’, karşılıklı iki platformda oturan seyircilerin ortasında oynanıyordu. Birinci perde finalinde Öreke’nin hilâl şeklinde salıncakta Müzeyyen’in üzerine çıkıp, salıncağın her iniş ve çıkışında anırarak sevişmesi, esnaf gurubunun sahnelediği oyunun dönemin Yeşilçam melodramlarının parodisi olarak acıklı mı acıklı üflenen ney eşliğinde sahnelenmesi kült statüsüne dönüşen yorumun unutulmazları arasına girmişti.

O efsanevi sahnelemeden sonra ‘Bahar Noktası’,  farklı, çoğu zaman da başarılı yorumlarla birkaç kez daha karşımıza çıktı. Yeni yorumunda Eraslan Sağlam, 18 kişilik bir kadro ile şarkılı çalgılı bir ‘operet’ olarak sahneliyor.

Sağlam, ‘Bahar Noktası’nı yeniden ele alırken, Shakespeare’in oyununa ‘halk tiyatrosu’ gözünden bakmayı yeğlemiş; 20. yüzyıl ortalarında Muammer Karaca’da ve Sururiler’le Toto Karaca’nın İstanbul Tiyatrosu’nda gelişen, kaynağını geleneksel orta oyunumuzdan alan,  çoğunlukla doğaçlamaya dayanarak sahnelenen müzikli güldürüler tarzında bir ‘operet’ olarak sahneye koymuş.

Aslında haklı. Aydınların ve kültürlü seçkinlerin tat alabileceği bir yazar olarak gören ukala bakış açısına karşın, Shakespeare has bir halk ozanı, öykülerinin örgüsü ve kurgusuyla, 16. yüzyıl İngiltere’sinin büyük çoğunluğu cahil seyircisinin ilgisini çekmeyi bilen bir yazardır. Bu oyunlar üç saat boyunca ayakta dikilerek, alçakları yuhalayan, kahramanları alkışlayan ‘ayaktakımını’ her daim heyecanlandırabilecek cinstendir.

Oyunu izlerken Eraslan’ın seçimine biraz ikircikli bakmıyor değildim. O cümbüşlü, dört kol çengi sahneleme, seçilen format çerçevesinde tempolu, keyifli ve son derece tutarlı da olsa, özellikle esnafların finaldeki komedi içinde komedi yorumunun güme giderek oyunun sonunda bir düşüş yaşatacağından korkuyordum. Ancak Eraslan son sahnenin tonlamasında çok parlak bir dönüş yaparak, finali bir parodi olarak değil, trajik bir yorumla ele aldı ve son derece sert ve eleştirel bir doruğa ulaştı. Arada, bir vefa borcu olarak, son yıllarda aramızdan ayrılan büyük ustalara selam göndermeyi de unutmadı.

Sahne tasarımını yarısaydam paravanlar ve tavandan sarkan iplerle üç farklı mekânı başarıyla var eden Sırrı Topraktepe, Işık Tasarımını Kemal Yiğitcan üstlenmiş. Hilal Polat’ın hiçbir dönem ve modaya ait olmayan giysi tasarımı oyunun zamanın ve gerçeğin dışındaki oluşumunu vurguluyor. Periler dünyasını sadece kostümlerle var edişi müthiş. Çoğu ilk kez bir araya gelen genç ekip çok başarılı bir takım oyunculuğu sergiliyor. Canlı müzik eşliğinde şarkı ve danslarda da çok uyumlular. Hepsi gerçekten çok iyiler ama sahneye her zaman çok yakışan Tuba Zehra Sağlam ile Dila Kavasoğlu özellikle dikkat çekiyorlar.

Müthiş keyifli, farklı, kaçırılmaz bir yorum. 6, 20, 27 Ekim, 2,  9, 23, 30 Kasım ve sezon boyunca Tatavla Sahne’de.         

 

Tatavla Sahne’de ‘Abelard’

Selim Can Yalçın’ın Tatavla Sahnesi’nde yönettiği ‘Abelard - Müzikle İyileşmek’, Yalçın’ın 2013’te kurmuş olduğu, aynı ekiple performans ve sahne sanatları, sanatta yaratıcılık ve pratik üzerine çalışma ve araştırmalarına devam ettiği, İşgal Laboratuvarı’nın ilk seyirlik çalışması. Dr. David Rosenfeld’in ‘Ruh, Zihin ve Psikanalist’ adlı kitabının ilk bölümünden yola çıkılarak, Psikanalist Ümit Eren Yurtsever ve Selim Can Yalçın tarafından tasarlanmış bir proje. 
‘Abelard’, Şili ve Arjantin’deki darbeler ve askeri cunta sebebiyle 18 aylık bir bebekken anne ve babasından koparılan, hayatı ailesinin suçlanması ve kaçış ile geçen, sonunda psikozun kaotik dünyasında kaybolan bir gencin parçalanmış zihninin bir araya getirilmesi için, alışılmışın dışında bir hassasiyet ve hayal gücü ile çalışan psikanalist Rosenfeld’in genç hastasıyla ilişkisi üzerine, yaratıcı ekibin Abelard hakkında gördüğü veya Abelard’ın gördüğünü hayal ettiği rüyayı anlatmaya soyunan bir oyun.

Sahne bir iki aksesuar dışında bomboş, yerlere çok sayıda halı ve kilim serilmiş bir mekân. Barış Manisa ile birlikte yaptığı müzikleri bilgisayarında, efekt ve ritim verdiği bir iki vurmalı eşliğinde icra eden Selim Can Yalçın önde, seyircilerin yanında, oturuyor. Yalçın, kimi zaman oturduğu yerden anlatıcı olarak oyunu yönlendirirken, kimi zaman oyuncu, kimi zaman da dansçı olarak sahnedeki iki kadına (Derya Günaydın, Hazal Uprak) katılıyor.

Bu üçlü, parçalanmış cümleler, kırık kelimeler, jestler ve müzik parçalarıyla oluşan karabasanı, iç dünyayı yeniden kuracak bir rüyaya çevirmeye çalışıyor.

Bilinçaltı ile bilinçdışı arasındaki incecik ayırım çizgisi üzerinde gidip gelen çalışma, tanıtım yazılarında da belirtildiği gibi Kafka’dan, Lynch’den ve Beckett’den izler taşıyor. Oyuna katılanların ortak paydası olan umutsuzluk ve öfke, tekrarlar, temassızlıklar, ıskalamalar, tökezlemeler, halıların altında bulunup okunduğuna anlaşılamayan metinler (belki de Abelard’ın bilinçaltındaki düşünceler) ilk andan itibaren bana Pina Bausch’un ‘Café Müller’ini anımsattı ki, bu eleştiri değil, etkileyici çalışmanın bende oluşturduğu heyecanın ve beğeninin ifadesi.

 ‘Abelard’, izleyiciyi psikanalistin rehberliğinde soktuğu rüya odasında, psikozun dehşet dolu dünyasının karanlık labirentinde kaybolarak gezdiren bir deneyim, her sahnelenişinde tekrar görülmeye çalışılan ve asla bir öncekinin aynısı olamayan bir karabasan. Dans tiyatrosuna ya da fiziksel tiyatroya yakın dursa da, hiçbir kalıba sokulması mümkün olmayan benzersiz bir çalışma. Anlamaktan çok hissetmemiz, bütün duyularımızla katılmamız gereken, defalarca izlense, her izleniminden farklı tatlar ve duygularla çıkılacak müthiş bir yolculuk.

15, 16 Ekim ve sezon boyunca Tatavla Sahne’de.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın