“Eşitliğe inanan bir aydın olmamda ailemin kökenlerinin etkisi var”

Atilla Dorsay´ın anılarını anlattığı ‘Bir Ömürden Seçilmiş Tablolar’ kitabı yazarın 80. yaş gününde Remzi Kitabevi etiketiyle çıktı. Dorsay’ın zaaflarını, yanlışlarını ve hatalarını ‘mikroplarından arındırmadan’ anlattığı kitap, aynı zamanda basın ve sinema tarihine de ışık tutuyor. Ünlü yazar ile çocukluğundan itibaren anılarını, sinemaya tutkusunu, yakın dostu Yılmaz Güney’i, 1977 yılındaki meşhur ‘Sansüre Karşı’ yürüyüşü ve travmalarını konuştuk.

“Eşitliğe inanan bir aydın olmamda ailemin kökenlerinin etkisi var”

‘Bir Ömürden Seçilmiş Tablolar’ bir itiraf günlüğü tadında olmuş.  Zaaflarınızı ve kusurlarınızı da anlatıyorsunuz. Bu çok rastlanır bir şey değil. Sizin de vurguladığınız gibi insanlar kendini idealize etmeyi seviyor. Nasıl karar verdiniz bu kitabı yazmaya?

Kendim hakkında bilinen şeyler aslında benimle yapılan iki söyleşi kitabında, Rıza Kıraç’ın ‘Sinemayı Yazan Adam’ ve TÜYAP’tan ‘Yılın Yazarı’ ödülünü aldığım sene çıkan Faruk Şüyün’ün hazırladığı  ‘Renkli Sinemaskop Bir Hayat’ta yer almıştı. Ama benim bu kitapta yazdığım şeyler belli sorulara yanıtlar veriyor değil. Kimse bana “Sizin kusurunuz, hatalarınız, gençlik günahlarımız yok mu kardeşim?” demez. Ben hem kamuoyuyla ilişkim, hem de vicdanım açısından ilginç birçok gerçeği açıklama zamanım geldi diye düşündüm. 80 yaşına gelmiş birinin hayatında işlediği hataları, kusurları, zaafları da açıklaması gerekir. Parlak günlerin, cilalı anıların yanında… Ki bunlardan biri de benim kendime özgü gururum. Bu duygum bazen şişer ve hiç gerekli olmayan boyutlara ulaşır. Bunun sonucu yaşadığım kimi olaylar beni üzmüştür. Esas amacım gençlere biraz ders vermek aslında… Bizimkisi gibi dolu dolu yaşanmış hayatlar gençler tarafından bilinmeyi hak eder; ama sadece övünmek, şişinmek biçiminde, aseptize edilmiş kitaplarla değil. Bunu yapmak istedim ve sanıyorum başardım.

Anneniz ve babanız Balkan göçmeni olduğundan evde zaman zaman Rumca konuşulurmuş. Bu kültür çeşitliliğinden neler öğrendiniz?

Çok şey... Kitabın bir yerinde de diyorum. Bugün hiçbir kültürü, dini, ırkı, inancı en küçük oranda bile küçümsemeyen; insanların arasında tam bir eşitliğe inanan bir aydınsam, bu belki bir ölçüde ailemin kökenlerinden, onların yanında, onların deneyimleri ve görgüsüyle yetişmiş olmamdan kaynaklandı. Elbette hayatımdaki kimi kişisel deneyimlerden de… Bunlar arasında uzun yıllar, birkaç dilde yaptığım tercüman-rehberlik de var.  Ya da gençlik yıllarımda benimsediğim ve hiç bırakmadığım sol görüşlerim de var. 

Doğduğunuz evin sonradan sinema haline getirilmesi neler hissettirdi?

Karşıyaka’da doğduğum eski Rum evi önce bir sinema oldu, sonra Devlet Tiyatrosu sahnesine dönüştü. Çocukluğumuzu yaşadığımız yerin bir sanat evi olmasını tarihin hoş bir rastlantısı olarak görüyorum. Benim ve kız kardeşim Ayla’nın ilk yıllarımızı geçirdiğimiz evin kaderi bana çok keyif veriyor. 

Yıllarca gittiğiniz filmlere, yaşadığınız olaylara dek her şeyi tek tek not almanızın çıkış noktası neydi?

Onu da bilemiyorum. Herhalde Allah’ın bana bahşettiği niteliklerden biri bir tür vakanüvis olmak! Osmanlı döneminde böyle denirdi yanılmıyorsam… 1951’den itibaren, yani 12 yaşımdan beri tuttuğum ciddi sinema defterleri var. Filmlerin orijinal adı, yönetmeni, oyuncuları, hangi sinemaya, hangi arkadaşlarımla gittiğim ve sonunda da yıldızlar ve notlar… Bu yaşta bunu yapmış bir insanın sinema yazarı olmaması mümkün değildi zaten! Aynı yıllarda, özellikle yaz mevsimlerinde hatıra defterleri de tutmuşum. Kız kardeşlerimle, annem-babamla, teyze ve eniştelerimle ilgili notlar... Bu kitaba başladığım sırada, babam Avni Dorsay’ın zaman zaman yazdığı uzun mektupları bulduk. Bunlarda onun eşsiz duygusallığı, romantizmi,  Yunanistan’da doğup anavatana göçme serüveni, ayrıca Atatürk devrimleri sırasında gençliğini, evliliğini, heyecanlarını yaşamasından alıntılar var. Bunlar hem çok şey aldığım babamın kimliğini gösterdi, hem o dönem olaylarına belge oldu. 

 

“GALATASARAY LİSESİ BİR MEZHEP OLARAK GÖRÜLMEMELİ”

Galatasaray Lisesi çıkışlı olanlar sizin de kitabınızda bahsettiğiniz gibi aynı kalıpla davranmak sebebiyle medyada eleştiriliyor. Özellikle futbolda… Siz ne düşünüyorsunuz?

Bir yanda Galatasaraylılık, yanı başında da futbol var. Tabii ki Galatasaraylılar olarak birbirimize bağlıyız. Bu çatıdan hiç vazgeçmedim, hep Galatasaraylı kaldım. Oğlum Gökhan da öyle. Her sene pilav günümüze gideriz, 1957 mezunları olarak yılda birkaç kez buluşup yemekler yeriz. Ama bunu müthiş bir bağlılık yemini altında girilen bir tür tarikat ya da mezhep gibi görmemek lazım. Galatasaray’ı, eğitimini ve bunun bana verdiklerini uzun boylu yazdım, ama eleştirilerim de oldu. Her bağlılığın olumlu yanları vardır, insanları birleştiren... Aynı zamanda gereksiz bir particiliğe de dönüşebilir. O yola gitmemek lazım. Bunu savunuyorum. Belki de bazı büyüklerimiz bana kızıyor, onu bilemem!... 

Tarık Akan’a sinemaya girmesini siz tavsiye etmişsiniz. Böyle bir efsanenin doğuşuna da katkıda bulundunuz bu vesileyle…

Bu hayatımdaki o çok ilginç tesadüflerden biri. Yeni Melek Sinemasından çıkarken, bir arkadaşıyla beraberdi. 70 yılıydı sanırım. Ben 66’dan beri Cumhuriyet’te yazıyordum. Beni tanıdılar, “Merhaba Atilla Bey” dediler. Çok sempatiktiler, Çiçek Pasajına gidip taburelere oturduk, birer bira içtik. Tarık Akan bana yazılarımı okuduğunu, sinemayı sevdiğini söyledi. Ben de ona “Yakışıklı bir gençsin, niye sinemaya girmiyorsun?” dedim. “Valla Atilla Bey bilmiyorum, cesaret edebilir miyim?” dedi. Ertesi yıl Ses Dergisi’nin açtığı yarışmada derece aldı ve 71’de ‘Solan Bir Yaprak Gibi’ adlı filmle sinemaya başladı. Bunda benim de bir minik katkım olduğuna inanmak hoşuma gidiyor. Kaderin bana oynadığı hoş oyunlardan biri…


“EŞİM ESKİ AŞKLARIMI OKUYUNCA BİRAZ TUHAF KARŞILADI”

Ayten Alpman’a gizli aşkınızı ilk kez kitapta itiraf ettiniz…

Kitapta gizli aşklarımın ve bilinen aşklarımın hepsini değilse de bir bölümünü itiraf ettim. Bazıları çok ilginç aşklardı. Kimileri turizmle ilgiliydi. Biri, 60 yılında tercüman rehberlik kursuna katılıp Anadolu turuna çıktığımda tanıdığım Keti adlı Alman kökenli bir genç kızdı. Bir diğeriyse ertesi yıl tanıdığım bir İtalyan turisti. Ayten Alpman ise çok özeldir benim için ve sadece bir hayranlığı anlatır. Yazarken fark ettim, bütün bu  kadınlar esmerdi. Demek ki esmerlere karşı düşkünlüğüm var. Nitekim eşim de esmerdir. Kitabı yazarken bütün bu aşkları itiraf etmemi Leman biraz tuhaf karşıladı. Ama sonunda kabullendi. Onunla olan ilişkimiz öylesine yoğun ki… Ve ne badirelerden sonra bir araya gelebildik. Bugün 46. yılımızdayız. Buradan da gençlere çıkacak dersler var: Hemen nişanlanmayın, çabucak evlenmeyin. Ama karşınızdaki insanı gerçekten sevdiğinizi anlıyorsanız, hiç duraksamayın. Yoksa hayatınızın aşkını kaçırabilirsiniz. Ben az kalsın öyle yapıyordum. 

Kitapta ‘Vesikalı Yarim’ sendromundan bahsediyorsunuz. Hayatınızı hep böyle sinematik mi yaşadınız?

Orada çok belirgin bir benzerlik var.  Vesikalı Yarim 1968 yılında çekilmiş bir Sait Faik uyarlamasıdır. Bir pavyon kadınına âşık olan manavın hikâyesini anlatır. Bu filmden üç yıl önce, askerliğimi Salihli’de yapıyorum. İzmir’e bir saat mesafedeyiz. Hafta sonları otobüsle İzmir’e iniyor, gazino ve pavyonlara gidiyoruz. ‘Numune Pavyon’ adında Türkiye çapında ünlü bir pavyon var. Orada Aynur adlı esmer bir kadınla tanışıyorum ve resmen âşık oluyorum. Öyle ki, onu oradan kurtarma hayalleri besliyorum! Arkadaşlarım “Olmaz bu iş” diyor, sonra olmayacağı da anlaşılıyor. Üç yıl sonra ‘Vesikalı Yarim’ filmi geldi. O filmi çok sevdim,  belki bu hikâyemin de etkisiyle… 

 

“CANNES’DA YILMAZ GÜNEY’İN YANINDA OLAMAMAM EN BÜYÜK HATALARIMDAN BİRİ”

Yılmaz Güney 12 Mart 1971’de gözaltına alındığında Selimiye Cezaevinde söyleşi yapan tek gazeteciydiniz. Dostluğunuzdan bahseder misiniz?

Onunla Sinematek çevresinde karşılaştık. 60’ların sonunda yönetmenliğe geçmişti. 68’de yaptığı ‘Seyyit Han’ filmi çok ilgimizi çekmişti. Bir küçük yazı yazdım. O zamanlar Sinematek’in başında Onat Kutlar vardı; adanmış bir solcu idi. O dönemde benim kesin siyasal görüşlerim ve angajmanlarım pek yoktu. Ama o yılların keskin çizgili ideolojik mücadelesi içinde sola/sosyalizme bağlandım. Ve o angajmanım hâlâ devam ediyor. O çevrede tanıştım Yılmaz Güney’le… 70’te ‘Umut’ filmini çekti ve Sinematek özel bir gösterim yaptı. Bu film benim ve belki birçok insanın hayatını değiştirmiştir. Bu filmle Türk sineması üzerine de yazmaya başladım ve öyle sürdürdüm.  Yılmaz Güney’in yeniden hapse girmesi, benim onu ziyaret etmem, çıkıp ‘Arkadaş’ filmini çekmeye başlaması, benim onu ziyaret edip o filmin de söyleşisini yapmam… Sonra o meşum cinayet. Ve İmralı Cezaevine girmesi… Bütün bunları çok yakından yaşadım ve onu hep izledim. Sonra Fransa’ya kaçtı ve her şey değişti. Ne yazık ki orada onu ziyaret edemedim. Çünkü bahar aylarında yoğunlaşan tercüman-rehberlik işi çok baskındı ve bu yüzden o yıllarda Cannes Film Festivaline gidemiyordum. 1982’de ‘Yol’ filmiyle katılıp Altın Palmiye aldığında orada olmadığıma son derece üzüldüm. Bu hayatımın en büyük eksikliklerinden biridir. İki yıl sonra Fransa’da öldü. Bu eksikliği, birçok baskı yapan bir kitapla telafi etmeye çalıştım.

Bir de meşhur 1977 Ankara Yürüyüşü var sansüre karşı. Sizce günümüzde sanatçılar böyle örgütlenebiliyor mu?

O yürüyüş Türk sinema tarihinin çok ilginç olaylarından biridir. 70’li yılların son yarısı Türk sinemasının sansür altında ezildiği yıllardı. 74’ten itibaren Yeşilçam zaten bitkisel hayata girdi. Bir yandan TRT’nin yayına başlaması yüzünden kimse sinemaya gitmiyordu. Kıbrıs çıkarması ABD’nin hoşuna gitmediği için Hollywood bize ambargo koydu ve o parlak Amerikan filmleri gelmemeye başladı. Sinemacılığımız bundan nasibini aldı, seyircisini kaybetti ve seks filmleri başladı. Politik sinema ise hiç yapılamıyordu. O çerçeve içinde Türk sinemasının bütün önemli kişileri, yönetmen ve starları bir araya geldi. Bu Yeşilçam tarihinde çok azdır. Ve o büyük yürüyüş başladı: İstanbul’dan Ankara’ya. Sembolik bir biçimde tabii. TBMM ziyaret edildi ve sansürün kalkması için meclise dilekçe verildi. Bu öyle bir olay ki, Tarık Akan, Cüneyt Arkın, Türkan Şoray, Hale Soygazi, Fatma Girik, Hakan Balamir, Semra Özdamar vb. gibi isimler vardı. Gazeteci olarak iki kişiydik, ben ve Vecdi Sayar. Benim için unutulmaz bir anıdır.

Gazete patronlarına olan kırgınlığınızı ve kızgınlığınızı da hep e-postalarla belirtmişsiniz. İşten çıkarılma korkusu yaşamadınız mı?

Bir konuda size haksızlık yapıldığına inandığınız zaman bunun altında ezilmemenin temel çarelerinden biri tepki göstermektir. Ben sonuç  olarak 53 yılı bulan basın hayatımda 27 yıl Cumhuriyet, altı yıl Yeni Yüzyıl ve 13 yıl Sabah’ta çalıştım. Bu dönemlerde yöneticilerle geçinemediğim çok oldu. O mektupların hepsini kitaba almadım. Bir yöneticiye veya patrona en çok bir mektup ayrıldı... (Gülüyor).  Bunları koymamın temel nedeni şu: Mektuplar o dönemlerde gazeteciliğin durumuna dair ipuçları verdiği kadar, benim açımdan 54 kitaba varan çok uzun bir üretim sürecine kendini adamanın, sinema yazarlığının çileli yanlarını da yaşamanın  ve yaptığım işi koruyup savunmanın da belgelerini oluşturuyor. Basın tarihi açısından da önemi var. 

Emek Sineması için de en fazla mücadele veren isimlerden biri oldunuz. Bu mücadele duygusal olarak ne ifade ediyor?

Sanırım bu olay birçok başka şeyin  yanı sıra benim ne kadar ilke sahibi bir insan olduğumu da gösterdi. Emek Sinemasının mutlaka korunması gereğine inanıyordum ve yıkılacağına hiç inanmadım. Akıl, izan, kültür galip gelecek diye düşünüyordum. O sırada Sabah gazetesi sağ olsun, benim Beyoğlu ve kültür yazılarıma da yeterince yer veriyordu. Aldığım maaş ve yazma özgürlüğüm açısından iyi bir noktadaydım. Yazılarımın etkili olacağına ve yıkımı durduracağımıza inanıyordum, ama öyle olmadı. Pat diye, hem de İstanbul Film Festivali sırasında kazmayı vurdular. Ben ‘Emek Yoksa Ben De Yokum’ diye bir yazı yazmıştım ve bu sinema yıkılırsa gazeteciliği bırakacağımı söylemiştim.  Kamuoyuna verdiğim bu sözü tuttum. Demek ki 2013’ten beri yazılı ve gündelik basında değilim. Hemen sonrasında Hasan Cemal’in başında olduğu T24’ten teklif geldi. Yaklaşık beş yıldır orada yazıyorum. Sanırım Emek için yapılabilecek en büyük özveriyi yaptım. Bütün yürüyüşlere katıldım. Yıkım sırasında içeri girmeye çalıştığımda yaka paça dışarı atıldım. Ve o günden beri gazetecilikten para kazanmıyorum! Daha ne yapayım? Tüm bunlara rağmen, ayakları yere basan, gerçekçi bir insan olduğum için, beni Yeni Emek’e davet ettiler ve gittim. Güzel bir salon gördüm. Emek’in temel özelliklerini koruyup yansıttığını yazdım. Bir takım sinema yazarı arkadaşlarım ve SİYAD’ın yönetim kurulu bana karşı tavır aldı. Ve beni neredeyse afaroz  ettiler. Bu beni hayatta en çok üzen olaylardan biridir. SİYAD bir anlamda benim çocuğumdu, dolayısıyla bunu hazmedemedim ve bazı arkadaşlarımı defterimden sildim. 

Bir de çocukken yaşadığınız bir taciz olayı var. Pedofili ülkemizde görülen büyük bir sorun. Bahsetmek ister misiniz?

Sekiz yaşındayken başıma geldi, bunca yıl unutmadım. Oysa çocukluğuma dair unuttuğum çok şey var. Bu da olayın beni ne kadar etkilediğini gösteriyor. Yakınlarım bana “Bundan bahsetme” dediler. Ama ben söz etmeyi seçtim. İlla da MeToo hareketi var diye değil… Ama kitabı okuyanlar görecektir, ben o taciz hareketinden kendimce sağlıklı bir genelleme çıkardım. “Tacizci ne kadar iri yarı, serseri ve küstah bir insan olsa da, aslında bir zavallıdır, korkaktır, eziktir. Ve ailelerinden iyi bir terbiye alan çocuklar ona karşı çıkabilirler” mesajını verdim. Üstelik o adamdan manevi bir tür intikam aldığımı da anlattım.  

Sinema filmlerinin daha vizyondayken Netflix’e satılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu konuda kesin bir fikrim yok. Çünkü Roma gibi bir filmin finansörü olmak bile başlı başına önemli. Sanıyorum ki dostluk içinde birlikte yaşanacak. Çok tutucu olmak istemiyorum. Önemli olan iyi filmlerin oynaması. Salonlara iyi şeyler konduğunda insanlar gelir. 

 

“ANTALYA SEÇİMLERİNDE ALTIN PORTAKAL’IN DA ETKİSİ OLDU”

Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin yeni başkanı Muhittin Böcek, Altın Portakal’ın özüne döneceğini söyledi…

Dönecek tabii; yapılan büyük bir hataydı. Antalya Türk sinemasıyla özdeş olmuştur artık. Bu iki ismi birbirinden ayırmazsınız. Birden birisi kalktı “Efendim biz Cannes Film Festivali gibi evrensel bir festival yapacağız” dedi. Emin olun, seçimi kaybetmesinde bunun da rolü oldu. Antalyalılar sevmedi bu fikri. İnşallah yeni başkan bunu gerçekleştirir. Hepimizin desteği de onunla olacak, bunu bilsin.

 

 

 

 

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın