kanada REklam

“Ön yargılarımla sürekli savaşıyorum"

Günümüzün popüler yazarlarından Akilah Azra Kohen’in son kitabı ‘Gör Beni: İki Devrin Hikâyesi’ 240 bin satış rakamına ulaştı.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde iki ayrı kutup arasında filizlenen bir aşkı anlatan Kohen ile siyasi bakışın ilişkilere etkilerini, günümüzdeki hürmet etme hastalığını, televizyona uyarlanan ‘Fi’ dizisi ile dava sürecinin yanı sıra toplumda kadının yeri ve önemini konuştuk. Kitapta ön yargıları yıkmaya çalışan bir hikâye işlediğini vurgulayan yazar, “Benim de ön yargılarım var. Kendi adıma ön yargılarımla sürekli cihattayım, savaşıyorum onlarla. Cihat, kişinin kendi nefsiyle savaşacağı bir çabada olma halidir” dedi.

 

‘Gör Beni’nin satış rakamları 240 bini buldu, memnun musunuz kitabın gördüğü ilgiden?

Ben rakamları hiç takip etmem ama kitabın gördüğü ilgiden çok memnunum. Şükürler olsun hayata. Gör Beni’ye 4,5 senede hazırlandım. Bilmek istediğim konuları listeledim; açıklarım vardı. Mesela, ‘Mustafa Kemal ‘İngiliz ajanı’ iftirasını merak ettim. Son on yıldır her birimizin her konuyla ilgili kafası karıştı. Kendi Cumhuriyet’imizin kurucusu ile ilgili bile söylemler üretildi. Buna cevap vermek istedim.

Nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz?

İngiltere’ye gittim. İngiltere Kütüphanesinde, o dönem bakanlık yapmış, Osmanlı’yla ilgili konularla birebir ilgilenmiş Lord Curzon’un bütün yazışmalarını okudum. Bir Fransız tarih profesörü bana, “Tarihle ilgili araştırma yapmak istiyorsan insanların yaşanmışlıktan sonra ne yazdığına değil, yaşanmışlık sürecinde birbirlerine çektikleri telgraflara bakmalısın” demişti. O zaman topraklarımıza haritacı adı altında amirallerin gönderildiğini fark ettim. Bazen yeraltı kaynaklarını araştırmak için gelip bunu gizli gizli yaptıklarını… 1920’lerden itibaren topraklarımızdaki bütün madenlerin listesi zaten yabancı devletlerin elinde var, biz bor madeninin varlığını on yıldır konuşuyoruz. Bugüne baktığımızda coğrafyadaki özkaynaklar savaşının nasıl ortasında olduğumuzu ve her şeyin yağmalanabilmesi için olayların nasıl manipüle edildiğini görüyorum; bu yüzden birbirimize düşmememiz gerektiğini düşünüyorum. Birbirimize sahip çıktığımız kadar güçlü ve şanslı olacağız.

“Duygunun bedene indirdiği meyveyi iştahla tüketmek isterim”

Kendinizi duygu koleksiyoncusu olarak adlandırır mısınız?

Daima. Duygularımı büyük büyük yaşamayı seviyorum. Kendimi kaybetmeden ve hayattaki önem sıramı unutmadan. Birini seviyorsam coşkuyla seviyorum, kızıyorsam da tadını çıkarmak istiyorum. Duygu koleksiyoncusuyum ama doğallığa özen gösteriyorum. Duygu sana geliyorsa biriktirebilirsin, peşine düştüğünde kendine karma açıyor olabilirsin. Ona dikkat etmek gerekiyor. Duygunun bedene indirdiği ne varsa, o meyveyi iştahlı iştahlı tüketip duyguya hakkını vermek istiyorum.

‘Gör Beni’de Ülkü ve Selim’in iç yakan aşkına şahit oluyoruz. Siyasi görüşleri, yaşama bakışları bu kadar ayrı iki insanın günümüzde böyle destansı bir aşk yaşaması mümkün mü?

Kesinlikle, çünkü aşk en başta hormoneldir. Hormonları neyin yönettiğine bakmak lazım. İhtiyacımız neyse hayat bize onu veriyor. En çok zıttımızdan öğreniriz, o yüzden zıttınızı dışlamayın. Onu anlamaya karar verdiğinizde tamamlanmaya en yakın olduğunuz adımları atarsınız.

“Atatürk’e laf söyleyenler haysiyetsizdir”

Gör Beni’de gerçek karakterleri anlatmışsınız. Bu karakterlere özel bir ilginiz var mıydı, araştırma mı yaptınız üzerinde?

‘Ülkü’ karakteri anneannemdir, beni büyüten kişidir. Muazzez İlmiye Çığ karakterini tamamen aslından aldım. Anneannem çok güçlü bir kadındı, azılı bir can severdi. Ata biner, tüfek kullanırdı. ‘Selim’ de ailemden birisi. Hikâyeyi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde işledim çünkü o dönem günümüze çok yakın. Gün geliyor ve devran mutlaka dönüyor. Atatürk, Cumhuriyet’i tüm ayaklarıyla oturtup tam işleyen bir sistem oluşabilmesi için çok ciddi fabrika ve kurumlar açtı. Bütün kurumları halkın sahip olduğu bir sisteme oturttu. O yüzden Atatürk’e laf söylenmesi hem günah, hem haysiyetsizliktir.

Aslında farklı kültürlerden insanları kopmamacasına bir araya getirerek ‘ön yargı’ kavramını da yıkıyorsunuz. Azra Kohen’in hiç ön yargıları olmuyor mu hayatta birilerine karşı?

Yıkabiliyor muyum emin değilim, şimdilik kitaplarla deniyorum, gerekirse balyoz da kullanmaya hazırım. Benim de ön yargılarım var. Kendi adıma ön yargılarımla sürekli cihattayım, savaşıyorum onlarla. Cihat kişinin kendi nefsiyle savaşacağı bir çabada olma halidir. Bunun için doğru insanlarla arkadaşlık ediyorum. Negatif bir nefret üzerinden motive olan insanları hayatımdan çıkarıyorum. Karanlıktan gelen bir motivasyona ihtiyacımız yok. Hayvan sevmeyen, kürk giyen, hamileyken saçını boyatan, çok pahalı çanta takan, markaya bağımlı olan insanlara, kadını cinsel bir rahatlama aracı olarak görenlere, kadınlığını obje gibi sergileyen kadınlara karşı ön yargılarım var.

“Yalakalık dini, insanlık tarihinin en büyük dertlerinden”

“Hayatta en çok vakit geçirdiğin beş kişinin karışımına dönüşürsün” demişsiniz hikâyede. Siz kimlerin karışımısınız?

Ben öğrenmeye kendini adamış insanlarla beraber olurum ve bir araya geldiğimiz insanlara, “Birlikte üretirsek bir arada kalabiliriz” derim, çünkü birlikte üretmediğim kimseyle bir arada kalamıyorum, zaman geçirmiyorum. Hayatta en çok zaman geçirmeyi sevdiğim kişi kendimim. Bu bencillik değil bencilik.

Başkasının hürmet gösterdiğine otomatik hürmet gösterme zehri, bugünün de en büyük dertlerinden değil mi?

İnsanlık tarihinin en büyük dertlerinden, buna ‘yalakalık dini’ diyorum. Karakteri öldüren bir şey. Ben herkese hürmet gösteriyorum, karşımdaki insanın davranışları zamanla o hürmetten yiyebilir. Gereksiz insanlara sadece parası var diye, bir takım işlerimi kolaylıkla halleder diye asla saygı duymuyorum.

Kitapta, “Bazı kadınlar parlayan her şeyi karalayarak kendi karanlıklarını kamufle etmenin yoluna sapmışlardı” cümleniz var.  Çok rastlıyor musunuz bu tip kadınlara?

Kendi özel hayatımda değil çünkü benden kaçıyorlar; zamanında bir ikisiyle çarpışmışlığım var. Bazı kadınlar hiç tanımadıkları ve belirli özelliklerini hoş buldukları diğer kadınları fütursuzca karalıyorlar. Bir gün, bir mekândayken yan tarafa bir tekne yanaştı ve içinde çok güzel bir kız vardı. Aramızdaki hanımlardan biri sanki o kız evladı eskortmuş gibi bin tane şey anlattı. Hâlbuki o kız, eşimin yakın arkadaşının on yıllık karısıydı. Harvard mezunu birisiydi. Kafamı kaldırdığımda şok geçirdim. Kadın, kızın güzelliğinden o kadar rahatsız ki, kızı tanımıyor, kendi kocası o kızın güzelliğine bakmasın diye kızı karalama kampanyasına almış. Bunlar toplum düşmanı parazitler. Sadece kadın değil erkekler de var böyle. Problem kendi kadınlığımızı erkeğin gözünden biçiyor olmamız. Kendi değerimizi kendi gözümüzden biçtiğimizde olay değişecek.

Ülkü, kadının yenilmemeyi öğrendiği topraklarda doğuyor ve bu epigenetik bir miras size göre. Kadınlara odaklı yargılar, aşağılanmalar, hadsizlikler nasıl son bulur?

Kendi kadınlarını aşağılayan bir toplum kölelikle son bulacak bir geleceğe gidiyordur. O toplum daima yağmalanır. Kadın en basit haliyle toplumu doğuran organizmadır. Toplumu doğuran organizmaya, toplumun annesine hakaret ederek geliştireceğin kültür o toplumu lanetler. Anneyi, kadını koruyabildiğin kadar güçlü bir toplumsun.

“Aklı başında insan, diğer organizmayı uzuvlarıyla değerlendirmez”

Dünya gerçekten ‘Kadınlardan kopardıkları parçalarla kendini erkek ilan etmiş eksik erkeklerle’ mi dolu?

Eğer öyle olmasaydı kadın haklarıyla ilgili bu kadar savaşıyor olmazdık. Organizmaları organlarına göre ayırıp değer biçmek ancak bu komplekse sahip kişilerin kuracağı bir sistemdir. Aklı başında insan diğer bir organizmayı uzuvlarıyla değerlendirmez.

Bu kitabınızın beyazperdeye aktarılmasını ister misiniz?

Zaten beyazperdeye aktarılacak formatta yazdım ve herkes “Okumadık, seyrettik” dedi. Çok doğru ve en önemlisi imzaladığı kontrata saygısı olan bir ekiple olacak. 

“Fİ DİZİSİ UTANÇ VERİCİ HALE GELDİ, İZLERKEN KAHROLDUM”

Fi – Çi – Pi’nin ekranda olması aslında çok ses getirdi ama şu an bir dava süreci var. Bahseder misiniz?

Mahkemeye intikal etti olay. Bana verilen sözler ve bu sözlere uygun bir kontratımız vardı.  Kendimi anlamı korumakla yükümlü hissediyorum. Fi dizisi ikinci sezonundan itibaren kitapla hiç benzerliği bulunmayacak şekilde karakterlerin alındığı bambaşka, yüzeysel bir hikâyeye, benim açımdan utanç verici hale dönüştü, ben de engelledim. İzlerken kahroldum. İkinci sezonu, dördüncü bölümden sonra izlemedim. Çok iyi bir kontratım vardı, çizgiyi bu kadar aşacaklarını düşünmemiştim. Yarattığım karakterlere sahip çıkıyorum. Diziyi bitirmek de çok zordu ama bitirdim.

Yeni bir kitabevi açmaya hazırlanıyorsunuz. Bunun dışında neler yaparsınız?

Çok güzel bir kitabevi açıyoruz editörüm Funda Acar’la birlikte. Kitapsever insanların buluşacağı, konunun kitap olacağı bir merkez olsun istedim. Üç katlı bir yer ve içinde organik küçük bir restoranımız olacak. Umarım birçok yazarı ağırladığımız bir mekân haline gelecek.  Kitap okuma oranını Türkiye’de iki sene içinde gerilla yöntemlerle yüzde 20’ye çıkarmayı hedefliyoruz. Şu an yüzde 1. Bunun dışında ‘Hadi Hareketi’ diye bir derneğimiz var, 19 kişiyiz. Kütüphane yapıyoruz, sosyal hizmetlerle çalışıyoruz, çocuklarımızın okul giderlerini karşılıyoruz.  Şu sıralar iş dışındaki vaktimi tamamen bunlara ayırıyorum.

 

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın