kanada REklam

“Kimse milyonlarca Suriyelinin Türkiye’de kalacağını düşünmedi”

Can Kasapoğlu´nu Limmud´da yaptığı konuşmada tanıdım. Çok şey söyleyen ama hiçbir şey söylememe ve aslında pek de bir şey bilmeme sanatı üzerine adeta doktora yaptığını düşündüğüm onlarca çokbilmiş TV konuşmamacısı arasında ´işte gerçekten biliyor´ diye düşündüren bir araştırmacı. Can Kasapoğlu ciddi başarılarla dolu özgeçmişinin yanı sıra stratejik savaş teknikleri konusunda eğitim almış ki bu Türkiye´de ilk kez gördüğüm bir örnek. Edam adlı düşünce kuruluşunda açık istihbarat bilgilerini kamuoyu ile paylaşıyor. Bir bilenle karşılaşınca kaçırmak istemedim ve ortaya ciddi anlamda ´gerçek´ bilgilerle dolu bu röportaj çıktı.

“Kimse milyonlarca Suriyelinin Türkiye’de kalacağını düşünmedi”

İnsanımız sokağında, kapısının önünde Suriyeli mültecileri gördüğü zaman Ortadoğu ile bir bağı olduğunun farkına vardı. Belki Hatay ya da Gaziantep'te bu durum fiilen yaşanıyor ama İstanbullu bunu kapısının önünde görünce fark etti. Tarihe baktığımız zaman şunu görüyorum: 1895-96’da, 1915-16’da oradan ciddi bir nüfus çıkmış yerine başka birileri gelmiş; Müslümanlar, Sünni Kürtler, bu bölgelerde şimdi bu nüfuslar var. Şimdi de birileri çıkıp geri yerine başkaları mı geliyor? Türkiye’nin böyle bir nüfus politikası var mı acaba. Biz ne yapacağız, nasıl başa çıkacağız?

Bu soruya birkaç zaviyeden cevap vermek gerekiyor. Birincisi, Suriye İç Savaşının başlangıcındaki stratejik hesabımıza geri dönmek gerekiyor. Türkiye hiçbir zaman milyonlarca Suriyelinin ülkeye girmek durumunda kalacağını düşünmedi. Hatırlayalım, o dönemde çıkan makalelerde, mülteci sayısı – daha doğrusunu söyleyelim – sığınmacı sayısı 100 bini geçer ise, Türkiye için bir müdahale seçeneği güçlü şekilde masada olabilir gibi analizler çıkıyordu. Anladığımız, o dönemde Türkiye'yi ve dış politikasını yönetenler tarafından milyonlarca Suriyeli’nin, yıllarca Türkiye'de kalacağı hiç düşünülmedi... Buradaki temel beklentilerden biri aynı Tunus, Mısır, Libya'daki pratiğin Suriye’de de yaşanacağına ilişkin bir beklenti. Bu beklentiye göre Baas rejimi hızla çökecek, iç savaş kısa sürecek, Beşar Esad iktidarını kısa sürede kaybedecekti... Oysa söz konusu beklentiler dahi, henüz en başından gömleğin yanlış iliklenmeye başladığını gösteriyor. Niye? Çünkü genel olarak Arap Baharı olarak adlandırılan oluşum Libya, Tunus, Mısır ve Suriye'de birbirinden çok farklı şeylerdi. Bütün bu ülkelere uygulanabilecek tek bir çerçeve yoktu.

 

 

Hepsi için ayrı ayrı siyasalar ve stratejiler mi geliştirmek gerekliydi?

Örneğin, Tunus, Mısır ve Libya’da mezhep esasına göre teşkil edilmiş silahlı kuvvetler ya da muhaberat yoktu. Oysa, Suriye Baas rejiminin dayandığı temel unsur mezhepçi karakteri ve bu Hafız Esad döneminin stratejik mirasıydı. İkincisi Libya’da Kaddafi etrafında şekillenmiş bir sistem görürken Mısır'da Silahlı Kuvvetlerinin hakim olduğu sistemi gördük. Dolayısıyla Libya’da Kaddafi sonrası kaotik bir durumla karşılaşırken Mısır'da, Müslüman Kardeşler'den sonra Silahlı Kuvvetlerin duruma yeniden hakim olduğunu, Sedat, Nasır, Mübarek gibi silahlı kuvvetlerden gelen başka bir devlet başkanının, arkasındaki askeri kapasiteyi de değerlendirerek duruma hakim olduğunu gördük. Tunus'ta bambaşka bir şey gördük çünkü Arap dünyası, Arabofon dünya içerisinde orta sınıfın en güçlü olduğu ülkeydi. Dolayısıyla demokrasiye benzer bir şey bunların arasında çıkabilecek gibiyse açıkçası bunun da Tunus olduğunu görecektik. Suriye’de ise mezhepsel fay hatları Baas rejiminin kökeninin Hafız Esad dönemi stratejik mirası olan mezhepçi politiklar olması; Beşar Esad'ın çevresinin bir güvenlik ağı tarafından çevrilmiş olması durumu farklı yapıyor. Davutoğlu Esad’a gidip, bir takım reform talepleri ve tavsiyelerini ilettiğinde sormamız gereken soru şu olmalıydı: ‘Beşar bunları yapacak mı yapmayacak mı?’ değil; ‘Etrafındaki muhaberat çemberine rağmen, Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin Hafız Esad döneminden kalan elitlerine rağmen, hatta aileye ve aile içerisindeki duruma rağmen bunları yapabilir mi yapamaz mı?’ olmalıydı… Örneğin Buseyna Şaban, Beşar Esad'ın danışmanı mı yoksa rejimin kontrol aparatı mı? Acaba aile içerisinde Beşar mı hakim, yoksa Mahir Esad, Beşar’ın Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri üzerindeki hakimiyetine gölge düşüren bir faktör mü? Ya da kız kardeşi Büşra acaba daha etkin, politik olarak daha güçlü bir figür mü? Bu soruları sormadık. Çünkü Suriye'de ya da başka bir ülkede rejim değiştirmenin hazırlığı olan stratejik kültürel birikimi hiç bir zaman geliştirmedik.

Peki bir haberalma teşkilatımız yok mu? Bu adamların saraylarının içinde olanları anlayabilelim… Belki bizimkiler yapmayabilir ama başka kaynaklardan bilgi devşirilemez mi?

Elbette var. Türkiye'nin çok kıymetli bir istihbarat teşkilatı ve güvenlik birimleri var.  Unutmayalım ki Türkiye'nin güvenlik güçleri, özellikle bunun altının çizilmesini isterim, Kara Kuvvetleri Komutanı 1998’de Suriye’de sıfır noktasında Baas rejimini PKK terör örgütüne verdiği destekten dolayı tehdit ederek başlattığı sürecin sonunda, 1 Ekim 1998 tarihinde “Türkiye kendini müdafaa hakkını saklı tutmaktadır” şeklinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşması yapan merhum Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in liderliğinde, hem Türk- İsrail stratejik işbirliğini, hem de Mübarek dönemi Mısır ile geliştirilen diplomatik kanalları kullanarak, Hafız Esad gibi bir Baasçı diktatörün elindeki terör örgütü liderinin Suriye'den çıkarılmasına matuf bir baskıyı kurabilmiştir. Terör örgütü liderinin Suriye’den çıkarılmasını sağlamış, Hafız Esad’a zorlayıcı diplomatik baskı uygulamış ve daha sonra PKK liderini birçok uluslararası diplomatik ve istihbari çabalarla takip edip, sonunda da Türk yargısına teslim etmiştir. Türkiye'nin bunu başarabilecek güçte istihbarat teşkilatı, silahlı kuvvetleri ve nihayetinde genel bir şemsiye olarak söyleyelim güvenlik aparatı, güvenlik güçleri kompozisyonu vardır. Öte yandan devlet mekanizmasının nasıl çalıştığını da iyi anlamamız gerekiyor. Devlet mekanizması siyasi karar vericiden kendisine gelen stratejik hedefler doğrultusunda hazırlıklarını yapar. Türkiye Cumhuriyeti'nin 1998’deki zorlayıcı diplomasisi dahil olmak üzere bildiğimiz kadarıyla Suriye’de Baas rejimini değiştirmek gibi bir amacı olmamıştır. Bu nedenle, bu yönde bir hazırlığı da olmamıştır. Baas rejiminin biteceği fikri Libya, Tunus, Mısır'da aynı dalgalanmalar olduğunda Suriye'nin aynı paterni takip edeceğine ilişkin bir ‘öngörünün’ sonucudur. Ama bu öngörü Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin ve Suriye muhaberatının mezhep karakterini; Beşar’ın, Kaddafi gibi, Beşar rejimi olarak tanımlanabilecek bir durumda olmadığını, Baas rejiminin üstelik de doğal lideri değil abisi Basil öldükten sonra apar topar Londra'dan tıp çalışmaları yarıda bıraktırılarak ülkeye getirilen, askeri okul mezuniyeti verilen ve babası öldükten sonra babasının doğal veliahtı olmamasına rağmen kardeşi Mahir son derece gaddar, tahmin edilemez ve Hafız Esad’dan dahi daha fazla sertlik yanlısı bulunduğu için ehvenişer, güvenli bir opsiyon olarak; yanına da buna uygun Sünni burjuvaziden gelen, rejimin mezhepçi karakterini biraz dengeleyecek Suriye Baas’ını dünyadaki diktatöryel imajına rağmen modern bir makyajla tanıtabilecek bir First Lady ile evlendirilerek, saraya oturtulmuş biridir. Dolayısıyla başında Beşar’ın ne olduğunu da anlamak lazım; Beşar, Kaddafi değildi, Hüsnü Mübarek dahi değildi. Suriye iç savaşının başındaki Beşar ile şimdiki arasında dağlar kadar fark var çünkü hiçbir zaman Baas rejimini Hafız Esad’dan sonra yürütecek adam olarak görülmemiş, düşünülmemişti. Ta ki abisinin ölümüne kadar… Davutoğlu’nun ziyaretindeki reformlar Beşar’dan istendiğinde; burada odaklanmamız gereken temel sorun bu reformları yapar mı yapmaz mı, yapacak mı yapmayacak mı değil; yapabilir mi olmalı idi… Bu reformları yapmaya çalışırsa eğer, kendi hayatını, rejimin Hafız Esad döneminden kalan elitlerinden koruyabilir mi şeklinde bir soru daha sormak da gerekirdi. Tabi, günümüzde Beşar’ın rejime hakimiyeti ile o günkü hakimiyeti de farklı…

Şimdi ne oldu Esad'a, hiçbir gazetede Esad ile ilgili bir haber yok!

Suriye İç Savaşında ne olduğuna bakalım; odak noktamız Beşar değil ki, o Suriye'nin sıklet merkezi değil. Onun elinde kalan son stratejik değer bir ‘istifa mektubu’ ve bundan sonra uluslararası sistemde kabul görebilecek bir devlet başkanının tam anlamıyla bir rejim değişikliği anlamına gelmeden yolunun açılmasıdır. Bana kalırsa Rusya Federasyonu Beşar Esad'ın hiçbir zaman BM Genel Kurulunda dünya liderlerine hitap edemeyeceğini biliyor. Rusya hiçbir zaman Beşar Esad'ın BBC, CNN, France 24’de bir röportaj verip Batı basını tarafından övgüyle anılmayacağını biliyor. Batı basınına verdiği bütün röportajlarda rejiminin ve kendisinin işlediği savaş suçlarına ilişkin ifadelere maruz kalmıştı. Bu devam edecek, dolayısıyla odaklanmamız gereken husus Beşar Esad'ın şahsı değil; odaklanmanız gereken Suriye'de kaç savaş var ve bu savaşlar nasıl sonuçlanacak? Çünkü bizim Suriye İç Savaşının şu anda aldığı şekil aynı matruşkaya benziyor; birbirinin içine geçmiş birçok farklı çatışma. Bunlardan ilki ve Türkiye en çok ilgilendireni İdlib… Elimizdeki açık kaynaklı istihbarat verileri Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin, yani rejimin güvenlik güçlerinin, muharip yetenekleri ve savaşma kabiliyetleri çok yüksek birliklerinin önemli bir bölümünün İdlib etrafında topladığını gösteriyor. Bu önemli, çünkü bildiğimiz askeri teorik ve doktriner yaklaşımlar 3-4 milyon nüfuslu İdlib’in, Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin sınırlı insan kaynağı tarafından kontrol edilemeyeceğini gösteriyor, rejimin elindeki tek seçenek son derece barbarca ve hedef gözetmeksizin sivilleri de gerektiğinde hedef alarak İdlib’i nüfusundan arındırmak. Nufüstan arındırmak bu rejimin daha önceki askeri pratiği ile de son derece uyumlu. Eğer İdlib’de ağır bombardımandan kimyasal harp imkânlarına başvurarak, varil bombalarıyla sistematik bombardıman yaparak yerlerinden ederse bu insanların gidecekleri yer Türkiye...

Suriye'de pek çok yeri de yerel nüfustan arındırdılar. Özellikle, ilk defa 1982 Hama isyanından sonra Suriye’de demografi mezhepçi Baas rejiminin lehine işledi, milyonlarca Sünni Arap ağırlıklı olarak yerlerinden edildi. Suriye rejiminin elinde sihirli bir değnek olsa yapacağı ilk şey bu Sünni popülasyonun Suriye'ye geri dönüşünü tamamen engellemek olurdu... Türkiye'de bu sığınmacıların ilanihai burada kalmasını savunan söylediğim şudur: Baas rejiminin Suriye demografi politikasını iyi okumak gerekiyor. Baas, Türkiye’deki Suriyelilerin ilelebet Türkiye'de kalmasını istiyor. Ürdün’dekilerin Ürdün'de, Lübnan'daki Suriyelilerin Lübnan'da kalmasını istiyor.

Özellikle Şiilerin oluşturduğu bir Suriye mi hedefleniyor?

 

Özellikle Şii demeyelim; Şiiler, rejimi oluşturan mezhepçi nüveden farklı bir grup… Evet, İran'ın Pakistan'dan, Lübnan'dan Afganistan'dan Suriye'ye yönelik bir Şii Cihadı ve Şii göçünü başlattığını görüyoruz ama şurası kesin, mezhepçi karakterli Baas rejimi Sünni yoğun bir ülke istemiyor. 1982 Hama İsyanından beri ilk defa elinde böyle bir demografik kart var bu kartı sonuna kadar uygulayacak.

 

“İDLİB’DEN İNSANLAR GELECEK…”

O zaman bu insanlar bize gelecek…

Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin geçmişte işledikleri savaş suçları da göz önünde bulundurarak bölgede açık kaynaklı istihbarat verileri ile bildiğimiz Suriyeli komutanların sicilleri göz önünde bulundurularak General Süheyl Hasan gibi 25. tümen komutanı eski Kaplan Kuvvetleri Komutanı, Savunma Bakanı Ali Abdullah Eyüp gibi savaş suçlusu, insanlığa karşı işlenen suçlardan sorumlu Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri elitinin sicili de iç savaş boyunca gözönünde bulundurulduğunda, İdlib'te rejimin böyle bir strateji izleyeceğini, İdlib’i yerel nüfusundan arındırmak yönünde bir strateji benimseyeceğini ne yazık ki bekliyorum. Bu Türkiye için çok büyük bir tehdit; Suriye savaşının bir yönü. 

 

“BARIŞ PINARI HAREKATI ÇOK HAKLI SEBEPLERİN SONUCUDUR”

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın orada bu arındırılmış bölgeye - tampon bölge kelimesi istemiyorum - bizim için önemli olan bölgeye bu nüfusu yerleştirmek gibi projeleri olduğunu duyuyoruz.

Suriye Savaşının ikinci bölümü de Fırat'ın doğusu. Sayın Cumhurbaşkanı’nın bahsettiği proje olası bir İdlib Harekatında yerlerinden edilecek insanların Fırat'ın doğusuna yerleştirilmesi değil çünkü bu coğrafi olarak mümkün değil. Oraya gelene kadar arada Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı kontrol bölgeleri var. Eğer bir acil durum planı olursa Barış Kalkanı Kontrol Bölgesindense  yakında çok daha uygun iki kontrol bölgesi var. Fakat böyle bir göç hareketi başlarsa İdlib'te, bunun kontrol edilmesi, korku faktörü, Suudi Arap silahlı kuvvetlerinin sivillere yönelik şiddeti de düşünüldüğünde; çok kolay olmayabilir. Suriye'deki ikinci savaş Fırat'ın doğusuna ilişkin savaş. Türkiye'nin şahsen çok haklı gördüğüm çok meşru gördüğüm Barış Pınarı Harekatı; bunun da özellikle altını çizmek isterim. Türkiye için Milli Güvenlik ihtiyaçlarından neşet eden son derece haklı ve meşru Barış Pınarı Harekatı’nın kısa vadede jeopolitik olarak ciddi bir sonuç ürettiğini ve bölgede kurulabilecek, ortaya çıkabilecek PKK'ya müzahir bir terör devletçiğinin coğrafi bütünlüğünü bozduğunu görüyoruz. Bu coğrafi kazanım harekattan elimizde kalan en kıymetli sonuç. Dolayısıyla Rasalayn ile Tel Abyad arası 120 kilometre genişliğinde, 30 kilometre derinliğindeki alanın sadece kendisi değil, buraya sığınmacıların geri dönüşleri bağlamında değil, ama PKK'ya müzahir bir terör devletciğinin coğrafi bütünlüğünün bozulması bağlamında çok kritik bir rolü var. İkincisi gerek Rusya Federasyonu gerek ABD ile yapılan anlaşmalarda, PKK ve PKK'ya müzahir terör gruplarının Türk sınırından 30 kilometre daha güneye itildiğini görüyoruz. Bu ikinci kazanım. Askeri çerçevede bakılırsa Türkiye’ye taktik derinlik kazandırıyor. Hatırlayın gerek IŞİD, gerekse PKK terör örgütleri tarafından Türkiye ve sınır bölgelerine yapılan roket ve havan saldırıları sonucu ciddi sivil kayıpları yaşanmıştı; özellikle 30 kilometreye varan bu taktik derinliğinin kazanılması sınır bölgelerine bu tip yönelik saldırıları engellemek için önemli. Bunlar bu meşru harekatın temel kazanımları. Ancak karar vericilerin dikkat etmesi gerekenler bazı hususların birincisi Türk Savunma Bakanlığının resmi kaynaklarında etkisiz hale getirilen PKK-YPG militanı sayısının açık kaynaklı bilebildiğimiz PKK militan havuzunun küçük bir bölümünü oluşturması; yani 25 - 40 bin arasında değişen militan havuzunda, 600 - 700 arası militanın etkisiz hale getirildiğini söylüyorlar. Sonuç şudur; bu harekat çok ciddi jeopolitik kazanımlarına karşın birtakım diplomatik mülahaza ve baskılardan ötürü planlanandan erken kesilmek durumunda kalmıştır. Bunun önümüzdeki dönemde iyi yönetilmesi gerekiyor. Esas kazanım PKK'ya müzahir bir terör devletinin coğrafi bütünlüğünün bozulması, bu terör devletinin ortaya çıkışının en azından birkaç on yıl ötelenmiş olması ve bunu sistemik olarak ortadan kaldırmak.

Peki biz devam edebilir miyiz? 

 

Harekatı devam ettirmek daha komplike şu andaki şartlarla fakat Türkiye'nin yapabileceği birçok şey var. Birincisi Adana Protokolü. Bu Türkiye'nin tutunabileceği çok kıymetli bir dal. Adana Protokolü imzasına giden yolu açan, Hafız Esad diktatörlüğüne bunu dayatan merhum Cumhurbaşkanı Demirel’e ve o dönemki güvenlik güçlerine de müteşekkiriz. Suriye’nin, PKK terörüne destek vermeyi keseceğini taahhüt ettiği çok kıymetli bir anlaşmadır.

Boğaz boğaza olduğumuz devletlerle barış iklimine geçebiliriz. Mesela Venizelos - Atatürk dostluğu örnek verilebilir. Köprüler yeniden inşa edilemez mi?

Şimdilik Baas rejimi eşittir Suriye devlet aparatı; Baas rejimi ve Esad hanedanı dışında Suriye devleti diyebileceğiniz bir şey yok zaten. Anayasalarına göre Baas Partisi ayrıcalıklı bir konuma sahip fakat Suriye'nin yeniden inşa süreci yaşanacak. Şunu görmemiz lazım, Rusya Federasyonu savaşı kazandı ama savaşı kazanmakla barışı kazanmak aynı şey değil. Savaşı bombalarla, Hava Kuvvetleri, Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri ile kazanırsınız. Öte yandan, Dünya Bankası tahminleri, Suriye'nin inşası için 200 milyar doların üzerinde kaynak gerekeceğini söylüyor. Rusya Federasyonu Suriye'de şu anda mevcut her binayı zeminine kadar yıkabilecek güce sahip. Ama Rusya yıktığı her binayı yeniden inşa edebilecek ekonomik güce sahip değil. Dolayısıyla Rusya Federasyonu Suriye'de savaşı kazanabilir ama barışı kazanmak için uluslararası konsensus oluşturmalı. Bir avantajı var; Suriye'de barışı kazanmak isteyen gerek Körfez Arapları, gerek Batılılar bu barışı rejimin bir diğer patronu olan İranlılarla değil Rusya ile kazanmayı ehvenişer olarak görüyor ve tercih ediyorlar. Dolayısıyla Rusya’nın birinci avantajı kendisine alternatifin İran olması, İran'ın da gerek Körfez Arapları gerek batılılarca kabul edilemez bir ülke olması. Özellikle ABD ve İsrail açısından bakarsak Suriye'de Rus üslerinin bulunması pek hoş karşılanmasa da dünyanın sonu değil. Ancak İran üstlerinin bulunması, İran'ın devrim muhafızlarının hakim unsur haline gelmesi, Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerini İran Devrim Muhafızları Kudüs Güçlerinin inşa etmesi dünyanın sonu… İsrail, ABD, Körfez ülkeleri ve Avrupa'dan baktığımızda barışı kazanma hususunda Rusya Federasyonu İran'a göre daha kabul edilebilir. Aksi takdirde Suriye sonsuza kadar savaştığı, sonsuza kadar bombaladığı ama hiçbir zaman bir yerleri inşa etmediği bir alan olarak kalır.

Türkiye-Suriye işbirliğini restore edilmesi açısından da sordunuz… Rusya Federasyonu batıya, Körfez’e, ABD’ye ve Türkiye’ye ne vermeye hazır ve karşılığında ne istiyor? Bana kalırsa Rusya’nın Türkiye'den beklediği en nihayetinde Ankara ile Şam arasında diplomatik ilişkilerin bir gün tesis edilemesi. Bu bir gün olacak muhakkak. Birbirlerine sırtlarını dönüp yaşamaları mümkün olmayan iki devlet, sınır komşusu bunlar. Ama bu el sıkışmanın da Beşar Esad'ın bizatihi kendisi ile olabileceğini düşünmüyorum.

 

“BEŞAR ESAD GİDECEK”

İkinci bir isim var mı?

Beşar Esad’ın bizatihi kendisiyle olabileceğini düşünmüyorum. Bu yalnızca Türkiye’de Türk hükümetinin, Türkiye yönetenlerin Beşar Esad'a ilişkin ile duruşlarıyla açıklamamak gerekiyor, bu haksızlık olur. Birçok seçenek olabilir, birçok seçenek çıkartılabilir, Rusya Federasyonu bunu yapacak kadar güçlü, fakat önemli olan şu: Bu röportaj vesilesiyle belki bunu okuyacak, değerlendirecek Rus strateji çevrelerine, Rus karar vericilerine de şunu söylemek gerekiyor; barışı kazanmaları için Beşar Esad'da ısrar etmek, Rusya'nın Suriye'deki stratejik çıkarlarına uygun mudur, değil midir? Çünkü Esad yalnızca Türkiye'de değil bugün dünyanın birçok yerinde bir savaş suçlusu olarak görülüyor. Ortadoğu'da kimyasal harp ajanları kullanmış bir Baas diktatörüdür.... Beşar Esad'ın çevresindeki komutanlara bakın, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri komutanlarına, yalnızca kendisi değil, bunlar da ABD ve /veya AB'nin yaptırım listelerindedir. Beşar Esad başında kaldıkça Suriye'nin Batı dünyasıyla normal ekonomik ve siyasi ilişkiler içerisinde olması beklenemez. Başta da söylediğim gibi en nihayetinde Beşar Esad'ın cebinde kalan tek şeyin kendisini ve ailesini ömür boyu korumaya yetecek bir ‘istifa mektubu’ve bunu müteakip bir ‘sürgün’ seçeneği, belki Rusya Federasyonu’nun uygun göreceği yer olduğunu düşünüyorum. Parantez açarak şunu belirtmek gerekir; Suriye'de geleceğe ilişkin en büyük soru işareti taşıdığımız Esad acaba Beşar Esad mıdır yoksa Mahir Esad mıdır? Rusya Federasyonu o istifa mektubunu vermeye rahatlıkla Beşar’ı ikna edebilirken acaba Mahir Esad'ı o kadar rahat ikna edebilir mi? Ya da Mahir Esad'ın geleceğine karar verirken baktığı ilk başkent Moskova mıdır, Tahran mı? Ve acaba Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri üzerinde etkisi olan Beşar Esad mıdır, Mahir Esad mı? Örneğin garnizonu hâlâ Şam'da olan ülkenin en iyi birliklerinden olan 4. Zırhlı Tümen acaba bir kriz durumunda Beşar’ın mı Mahir’in mi emirlerini dinler? Bunlar cevaplanması gereken sorular… Hafız Esad'a yönelik darbe girişiminin kendi kardeşi Rıfat’tan geldiğini de unutmamak gerekiyor. Şalom okuyucuları bunu anımsayacaklardır. 

İlle Esad Ailesi mi olacaktır?

Hayır. Ben geçiş sürecinde Suriye'nin geleceğinde Baas rejiminin içinden gelen bir devlet başkanı olabileceğini, bu devlet başkanının Beşar ile aynı yetkilerde olmayacağını, bu devlet başkanının belki aynı mezhepsel havuzdan geleceğini ancak Esad soyadını taşımacağını düşünüyorum.

Irak ne olacak?

Irak’ta bambaşka birşey var. İran'ın Irak'taki etkisinin ne kadar sınırlandırılabileceği ile ilgili soru işareti var. İran, Irak'ta Suriye'de olduğundan çok daha güçlü çünkü İran'ın Irak'ta Suriye'nin aksine dayanabileceği bir çoğunluk var ve bu çoğunlukla kurduğu çok sıkı bağlar var. İran'ın Irak'taki operasyonları çok daha cüretkar...

O zaman güneyimizde bir İran etki alanı oluştu?

Bizim güneyimizde çoktandır oluştu. Sadece bizim güneyimizde değil, İsrail'in kuzeyinde, İran'ın kurduğu bir ağ oluştu ve İranlılar artık bunu saklama gereği duymuyor. Aramco saldırısından hemen sonra İran Dini Lideri Hameney, cuma hutbesinde, “Bu füze ve insansız hava araçları kuzeyden Irak'tan gelse de İran'dan geldi kabul edin; güneyden Yemen'den gelse de İran'dan geldi kabul edin. Güneyiniz de İran’dır, kuzeyiniz de İran’dır; Lübnan Hizbullahı da İran’dır; Filistin'de İslami Cihad da İran’dır; Yemen'deki Hussi hareketi de İran’dır; Irak'ta Haşdi Şabi de İran’dır; Suriye'de milis güçler de İran’dır. Çünkü İran artık yalnızca İran değildir, coğrafyasının ötesindedir” diye bir konuşma yaptı ve bunu saklama gereği de duymadı.

Bu dalga Türkiye'ye de gelebilir mi?

Ben İran'ın Türkiye'de bu denli bir şey yapabilecek bir zemin bulabileceğini düşünmüyorum. Yalnızca İran'ın neleri sömürdüğüne iyi bakmak lazım. Aynı şekilde bölgedeki diğer güvenlik tehditlerinin de neleri sevdiğine, hangi organları sömürdüğüne iyi bakmak lazım. Bunlar merkezi otoritenin sarsıldığı, yönetişimin iyi olmadığı, istikrarsızlık olan başarısız ya da kırılgan devletlerden beslenen unsurlar. İran'ın politikası da böyle. İran, Irak gibi, Suriye gibi, Lübnan gibi, Yemen gibi ülkelerde bu planları uygulayabilir. Türkiye çok kuvvetli bir devlet; merkezi otoritenin çok güçlü olduğu bir devlet ve Türkiye'de İran arasında aslında belli alanlarda Astana süreci gibi işbirliği varken, belli alanlarda çok ciddi rekabetin olduğunu da biliyoruz. Türkiye-İran dengesi çok kadim bir stratejik denge Ortadoğu’da.

Kıbrıs da başka bir ciddi gündem maddesi. Daha yeni okudum, Güney Kıbrıs kaç milyar dolarlık anlaşma yapmış şirketlerle. Peki ne yapacağız biz?

Doğu Akdeniz’de taraflar için tek çıkar yolun, işbirliği olduğunu düşünüyorum. Elbette Türk-İsrail, Türk-Mısır ilişkilerinin bozuk olması Türk dış politika manevra alanını daraltıyor. Bu ilişkilerdeki bozulma jeopolitik sebeplerin sonucudur demeyelim, siyasilerin de etkisi olmuştur. Yine de mevcut durumda Doğu Akdeniz'de Türkiye'ye rağmen bir şey yapılamayacağının açık olduğunu değerlendiriyorum. Türkiye'nin askeri kapasitesine, Türk Deniz Kuvvetlerinin kapasitesine bakıldığında ve Ankara'nın bu asgari kapasiteyi kullanmaya ilişkin kararına bakıldığında Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de enerji jeopolitiği aynı şekilde rantable olmadığı söyleniyor aynı şekilde Türkiye açısından bakıldığında, burada her türlü askeri gücü var. Buradan bir şeyler kazanmak isteniyorsa. Bölge ülkelerinin işbirliği yapmasının en çıkar yol olduğunu düşünüyorum. Bu işbirliği modeli ile ilgili çeşitli çalışmalar var. Ben enerji uzmanı değilim dolayısıyla bir entelektüel olarak takip ediyorum. Ama şunu söylemeliyim ki Kıbrıs sorununun çözümü bu işi başarılı olmasında önemli bir etkendi ve şans şimdilik ortadan kalktı.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın