“Filistinliler karşısında tekrar tekrar kazanılan askeri zaferler İsrail’i aşırı sağa itti”

Soli Özel, Upenn’den Ian Lustick ile “Kaybedilen Paradigma” isimli yeni kitabı hakkında konuştu. Lustick, İsrail’in Filistinlileri tekrar tekrar askeri yenilgiye uğratarak bölebileceğini ve bu sayede bölünme sonrası bir grubun taviz vermeye istekli olacağını düşündüğünü, ancak bu politikanın İsraillilerin aklında yanlış bir “zayıf düşman” algısı oluşturduğunu söyledi. Lustick bunun da İsraillileri Filistinlilerle uzlaşma konusunda isteksiz yaptığını ve “tek devlet gerçeği”ni doğurduğunu sözlerine ekledi.

“Filistinliler karşısında tekrar tekrar kazanılan askeri zaferler İsrail’i aşırı sağa itti”

Pennsylvania Üniversitesinden siyaset bilimci Ian Lustick en son yayınlanan kitabı “Kaybedilen Paradigma”da İsrail, Batı Şeria ve Gazze için iki devletli çözüm alternatifinin devreden çıkmasını inceliyor. Lustick, farklı siyasi aktörlerin farklı hamlelerinin bu çözümü başarılı olmanın kıyısından imkansızlığa getirdiğini söylüyor.

Lustick, İsrail hükümetinin, bölünme sonrası eninde sonunda bir kesimin çözüm için taviz vermeye istekli olacağını varsayarak Filistinlileri bölme umuduyla onları tekrar tekrar askeri bozguna uğratma politikası güttüğünü söyledi. Ancak Lustick Filistinlilerin tekrar tekrar yenilgiye uğramasının, İsraillilerin aklında yanlış bir “saldırgan fakat zayıf düşman” algısı oluşturduğunu ve bu yanlış algı yüzünden her geçen gün daha çok sayıda İsraillinin ılımlı Filistinliler ile uzlaşmayı ya da müzakere için fırsat aramayı gereksiz bulduğunu ekledi.  

Lustick Duvar English köşeyazarlarından ve Kadir Has Üniversitesi öğretim görevlisi Soli Özel’e yeni kitabını, bölgede ‘tek devlet gerçeğini’ ve İsrailliler ve Filistinlileri nasıl bir gelecek beklediğini anlattı.  

 

Profesör Lustick, yeni kitabınızda onlarca yıldırdır Araplarla İsrailliler ya da İsraillilerle Filistinliler arasındaki çatışmalar konusuyla yoğun şekilde uğraşmış; İsraillilerle Filistinliler arasındaki  anlaşmazlıklarla bizzat ilgilenen insanları, savundukları ve değer verdikleri iki devletli çözümün artık geçerli olmadığına ikna etmeye çalışıyorsunuz. Siz, kariyerinizin büyük bölümünde bu çözümün taraftarlarındandınız. Yeni kitabınızla bu sorunla ve çözümüyle ilgilenenlerin iki devlet paradigmasından vazgeçmesini öneriyorsunuz. İki devletli çözümün başarılı olması için gerekli şartların artık mevcut olmadığının açık şekilde görüldüğünü belirtiyor ve tek devlet “gerçeği”ni  düşünmeye başlamamızı tavsiye ediyorsunuz. Sizi doğru anladıysam, “Tek devlet gerçeğini kabul edelim, bununla başlayalım” diyorsunuz. Tek devlet gerçeği nedir ve bu gerçekten eğer varsa bir çözüme nasıl gidersiniz?

Ben çözümle, gerçek ya da sonuç arasında bir ayrım yapıyorum.  Benim bakış açıma göre bir çözüm iki şeyi içerir. Birincisi, geleceğin güzel bir resmi- insanların gerçek olarak görmek istedikleri ama aslında gerçek olmayan bir resim. Ama bu çözümün kolay kısmı. İsrailliler ve Filistinlilerin geleceğine yönelik benim ve başkalarının aklına yatabilecek birçok  güzel resim var. Barış içinde yaşayan iki devlet hayal edebiliyoruz: Bir demokratik devlet ve bir iki uluslu devlet. İki buçuk devlet, bir konfederasyon ve daha birçok güzel resim…. Sorun, bulunduğumuz bu noktadan, herhangi bir güzel resme nasıl varacağımız. Çözüm şu an bulunduğumuz noktadan güzel resimlerden birine nasıl gideceğimize dair planı da içerir. Geçmişte, hem İsrail’de hem de Filistin’de insanları uzlaşma görüşmelerinin ve siyasi arabuluculuk süreçlerinin iki devletli çözümle sonuçlanabileceğine ikna etmeye çalıştım. Bu benim için mükemmel bir resim olmasa da, barış yoluna giden ve yeterli düzeyde adil sayılabilecek bir yoldu.  İki-devlet paradigması İsrail’in, İsrail toprakları olmayan Batı Şeria ve Gazze Şeridi bölgelerinin yanında bulunması ve bu bölgelerin bir Filistin Devleti kurabilmek için müsait olmasıyla başladı.

Bu çözüm, toprakların bölünmesi önerisini ilk defa içeren 1937 yılındaki Peel Raporu’ndan nasıl farklı?

Her ikisi de bölünmeyle ilgili çözümler, ancak 1930’larda ve Birleşmiş Milletler’in bu öneriyi yaptığı 1940’larda, mevcut bir İsrail Devleti yoktu. Yalnızca daha önce sömürge olan bir bölge vardı. İngilizler daha önce devlet olmayan iki toplumu, iki devlete bölmeyi düşünüyordu.  Şimdi durum farklı. Bölgede bir devlet var: İsrail. Ve iddia edildiğine göre, içinde önceden İsrail olmayan bir bölgeyi de içeriyor. Ben buna ontolojik varsayım diyorum. Bu Filistin’de inandığımız bir paradigmatik inançtı: Toprakların bir bölümünde bir devlet var ve başka bir bölümünde de devlet yok. Durumu böyle görenler yalnızca iki devletli çözümün destekçileri değildi; iki devletli çözümün muhalifleri de böyle görüyordu. Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimciler gibi insanlar da bölgenin bir bölümünde bir İsrail Devleti olduğunu ancak (henüz) bölgenin tamamında olmadığını görüyordu. Onlar için sorun henüz İsrail Devleti’nin olmayan Gazze Şeridi ve Batı Şeria’ydı. Yani, iki devletli paradigmanın artık gecerli olmadığını söylerken, yalnızca bu çözüme ulaşmanın imkansızlığından bahsetmiyorum. Aynı zamanda– her ne kadar tüm toprakları aynı şekilde yönetmese ya da her bölgede yaşayanlara aynı kural ve normlara göre davranmasa da, Ürdün Nehri ile Akdeniz arasındaki toprakların tümüne halihazırda hakim olan tek bir devlet, İsrail- gerçeğini kavramadan berrak bir şekilde düşünmenin imkansızlığından da bahsediyorum.

Peki neden yürümedi?

Birçok sebep var. Filistinliler, Amerikalılar ve İsrailliler bir çok hata yaptı. Bu hatalar çözüme varılmasını daha az olası hale getirdi. “Kaybedilen Pardigma” kitabımda, esas sebebin İsrail’in değişme şekli olduğunu anlatıyorum. İsrail’in Filistinliler’den çok daha fazla gücü var. İsrail’i sağ görüşe, aşırılığa iten faktörlerden birisi ABD’deki İsrail lobisinin ABD’nin İsrail’e politikalarını yumuşatması için etkin biçimde baskı yapmasını imkansız kılmasıydı. Bu koşullar altında, bölgeye yönelik olarak gerçek anlamda ödün vermeye hazır olan İsrailli pragmatik liderlerin seçimleri kazanması zordu. Bu da İsrail’in yıllarca, Filistinlilerin makul taleplerini yerine getirmeyi ve ciddi bir şekilde müzakerelerde bulunmayı reddeden hükümetler tarafından yönetilmesiyle sonuçlandı. Şimdi soru şu: Neden pek çok İsrail hükümeti böylesine uzlaşılması olanaksız bir tavır sergiledi ve neden bir şekilde taviz vermeye eğilimli az sayıdaki hükümet, çabalarında başarısız oldu? Kitabım üç esas etkeni tanımlıyor. Etkenlerden biri, “Demir Duvar Stratejisi” olarak anılan stratejinin beklenmedik sonuçları. Siyonizm bu stratejiyi, Arapları, Siyonizmin onların menfaatine olduğuna ikna etmek için hiçbirşey sunamayacağını farkettiği zaman benimsedi. Siyonizm uzun dönemde  Arapların rızasını almanın tek yolunun onları çok sık ve çok ağır bir şekilde askeri yenilgiye uğratmak olduğuna karar verdi. Bu şekilde Filistinlilerin ve Arapların kendi aralarında bölünmelerine sebep olunacak ve böylece de bir grup ‘hiç yoktan iyidir’ mantığıyla, doğru olmadığına inansa dahi müzakerelerde ödün vermeyi kabul edecekti.  Bu etkin bir şekilde gerçekleşti.  Elde bir kabul cephesi ve bir de red cephesi vardı. Elde ‘67 savaşından sonra ılımlılar ve aşırılar vardı.  Ancak Demir Duvar Stratejisinin öngöremediği şey Duvarın iç kısmında, yani İsrail’in içinde, Araplara karşı sürekli zafer kazanmanın etkisinin insanlara bir güç ve haklılık hissi vermesiydi. Ayrıca, bu tekrar tekrar kazanılan askeri zaferlerin etkisi ılımlı pozisyona geri dönerek, “Tamam o zaman, daha fazla bölge alabilecek olmamıza rağmen, ödün vermeliyiz” denmesini siyasi anlamda imkansız ya da çok zor kılan irredantizm (yayılmacılık) anlayışını da getirdi.   Demir Duvar’ın ilk evrelerinde ortaya çıkan tasarlanmamış sonuçlar, sonraki evrelerde başarılı olunmasını imkansız kıldı. Zira bu aşamalarda başarılı olunması Araplarla uzlaşmak zorunda kalınması anlamına geliyordu. Tüm bu soruna neden olan tek etken buydu.

İşçi Partileri tarafından kurulan hükümetlerle 1977’de deprem etkisi yaratan seçimlerin Demir Duvar doktrininin yazarı Jabotinsky’nin siyasi çizgisinden gelenleri iktidara taşımasıyla oluşan hükümetler arasında fark yok mu?

1970’lerde İşçi Partisi ile Likud Partisi arasında birçok farklılık olduğunu düşünüyorum. Şayet Likud Partisi seçimi kazanmamış olsaydı ve ardından da başat parti olmasaydı, iki devletli çözüm için daha fazla fırsat olurdu.  İşçi Partisi’nin lideri Ben-Gurion, Jabotinsky’nin fikrini uyguladı. Ben-Gurion ve Jabotinsky, İsrail’in sunacak hiçbirşeyi olmadığı için Araplarla barış görüşmesi yapmasının imkansız olduğu konusunda tamamen hem fikirdi. Soru şu: Neden İsrail değişti ve -Amerikalıların kullandığı tabirlerle açıklayayım- Oklahoma gibi bir kızıl eyalet oldu da, New Jersey gibi mor ya da mavi eyalet olmadı? Nedenlerden birini söyledim:  Düşmana karşı tekrar tekrar kazanılan birçok zaferin sonucunda düşmanın saldırgan ancak zayıf görülmesi. Diğer neden, yine daha önce bahsettiğim gibi ABD’deki İsrail lobisi ve bu lobinin İsrail demokrasisini bir koruma kozası içinde sarmalaması.

Bir diğer neden “Neden iki devletli çözüm olmaz?” sorunuza cevap olan, oldukça hassas bir sorun.  Bu da Yahudiler ve tüm dünya için kahredici bir olay olan 2. Dünya Savaşı’nda 6 milyon Yahudinin katledilmesinin yani Holokost’un İsrail’de anılma şekli. Bu konu hakkında birçok şey yazdım ve kitapta Menachem Begin tarafından ileri sürülen Holokost konusuyla ilgili belli bir düşünme tarzının İsrail’de nasıl büyük çoğunluk tarafından benimsendiğini uzun uzun anlattım. Bu düşünce tarzı Yahudilere, Holokost’un Yahudi olmayan herkesin potansiyel Nazi olduğunu gösterdiğini öğretiyor. Bu Yahudilerin her zaman aklında bulundurması gereken bir tehlike, özellikle de Filistinliler konusunda. Bu nedenle, “Enayi olup Yahudi olmayanlara güvenmeyin, bize ait şeylerin kontrolünden vazgeçmenizi gerektirecek anlaşmaları imzalamayın çünkü bu dünyada yalnıza Yahudiler Yahudileri korur.” şeklinde bir siyasi kültür, İsrailli politikacıların Yahudileri Filistinlilerle uzlaşmaya hazır olmaya ikna etmelerini aşırı zor hale getirdi.

Peki, bu tek devlet gerçeği nedir? Sizin zaman çizelgeniz bir 30 yılı daha içeriyor, hatta daha uzun bir süreyi. Bunun için gerçekten böyle bir zaman var mı? Ayrıca, tek devlet gerçeğini kabul edersek işlerin doğru yönde ilerlemeye başlayacağını nereden biliyorsunuz?

Tek devlet gerçeğini kabul edip etmediğinizi sormak çekim yasasını kabul edip etmediğinizi sormaya benziyor. Ben tek devlet gerçeği dediğimde, size kabul ettirmeye çalıştığım bir program ileri sürmüyorum. Size dünyanın böyle olduğunu söylüyorum. Çekim yasasını kabul etmeye ya da reddetmeye karar verebilirsiniz, ancak bu uçamayacağınız gerçeğini değiştirmez. Ürdün Nehri ile deniz arasındaki bölgeye baktığınızda, eski sınırlar içinde tek bir devlet ve o sınırların dışında herhangi bir devlete ait olmayan topraklar görmek yerine orada gerçekten olanı görmelisiniz: O bölgedeki herkesi, topraklardaki farklı gruplara ve farklı bölgelere göre  farklı kurallarla, farklı kanunlarla ve farklı şiddet uygulamaları ile yöneten tek bir siyasi devlet.

Diyelim ki, bu devlette farklı kastlar yaşıyor olsun. Toplumun en tepesinde Eşkenaz (Avrupalı-Amerikalı) Yahudilerin kastı var. Çoğu Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden gelen Sefarad Yahudilerin kastı var. İsrail vatandaşlığı olan Arapların kastı var. Kudüs vatandaşlığı olan ama İsrail vatandaşlığı olmayan Arapların kastı var. İsrail hükümeti için alt yüklenici görevi gören Filistin Özerk Yönetimi ile bağlantılı Arapların kastı var. Ve en aşağıda da, bir getoya kapatılmış, neredeyse hiçbir hakkı olmayan, yaşamlarında çok az şansa sahip Gazzeli Filistinlilerin kastı var.  Tümü İsrail’in egemenliği altında ve İsrail, istediği zaman, insanların yaşamları ve mülkleri ile ilgili kendilerini ne derece güvende hissedeceklerini belirleyebiliyor.  Bu bir devletin temel tanımıdır- mülkiyet haklarını koruyan kurum.  Bunu bir kez gördükten sonra, sorunun “İki devlet arasında nasıl bir çizgi çizeriz?” değil, “Bu bölgelere egemen olan devletin karakterini nasıl değiştirebiliriz ve böyle bir sürecin dinamikleri nelerdir?” olduğunu görürsünüz.

Bu ilginç bir sorudur. Durumlarından memnun olmayan insanlarla dolu demokratik olmayan komplike devletlerin değişim dinamikleri nelerdir? Bu soruyu cevaplamak için, sınırlı demokrasilerin geçmişte dışlanmış grupları kapsamak için nasıl genişlediğine bakabiliriz. Buna örnek olarak, İrlanda’nın ilhak edilmesinden sonra İrlandalı Katoliklerin dışlanmasını, kölelikten azat edildikten sonra Afrikalı-Amerikalı siyahilerin nesiller boyunca Amerikan siyasetinden dışlanmasını ve kadınların siyasi haklarını kazanmadan önce nesiller boyunca dışlanmasını sayabiliriz. Peki bu nasıl gerçekleşir?  Mevcut duruma tek devlet gerçeği perspektifinden baktığınızda göreceğiniz birçok yeni şeyden biri de bu sorunun önemidir.

Bu “gestalt” değişimi birçok yeni içgörü oluşturur. Örneğin, bölgeyi iki devlet olarak düşündüğünüzde ya da potansiyel iki devlet olarak düşündüğünüzde, ilerici bir İsrailli olarak Araplarla birlikte yaşamanın imkansız olduğunu Arapların zevksiz, iğrenç ve güvenilmez oldukları argümanını öne sürerek savunabilirsiniz. Bu argümanı da zaten Araplarla yaşamaktan memnun olmayan İsrailli Yahudileri İsrail’i Batı Şeria’dan ve Gazze’den çekilmesi için desteklemeleri konusunda ikna etmek için öne sürersiniz.  Eğer İsrail hiçbir zaman Batı Şeria’dan ve Gazze’den çekilmeyecekse, bu bölgeler İsrail’in bir parçası ise ve eğer siz ilerici bir İsrailli Yahudi iseniz, az önceki görüş üzerinden tartışmanın mantığı yoktur. Diğer İsrailli Yahudilere Arapların zevksiz, iğrenç ve güvenilmez olduğunu söyleyerek, bilfiil toplu sınırdışı çağrısı yapıyorsunuz. Ve bu sınırdışı edilmesi için çağrıda bulunduğunuz grup da aslında ülkeyi demokratikleştirmek için verdiğiniz mücadelede müttefik olarak ihtiyaç duyduğunuz grup.

İlerici İsraillilerin müttefik olarak Araplara kesinlikle ihtiyacı var. Bunu İsrail seçimlerinde görüyoruz. Mavi ve Beyaz Partisi ancak büyük bir Arap Partisi onları desteklerse iktidara gelebilir. Gelecekte, birçok Yahudi, Batı Şeria ve Gazze’deki Arapları benzer şekilde değerlendirecek. Bunu şimdi hayal etmek güç, ancak nesiller boyunca siyahların bir gün Amerika’da çok kritik bir seçmen bloğunu oluşturacağı ve Demokrat Partili bir başkan adayının yüksek sayıda siyahi seçmenin oylarını almadan kazanmasının mümkün olmayacağını tasavvur etmek  de imkansızdı.

Birçokları Trump – Kushner’in ‘Yüzyılın Anlaşması’nı, iki devletli çözümü, apartheid’i uygulayabilmenin bahanesi olarak kullanılacak bir kandırmaca, düzmece bir öneri diye eleştirdi… Katılıyor musunuz?

Ben Trump’ın planını ‘Yahudiler ve filistinliler için eşit haklar’ prensibini dikkate almadığı için kınıyorum; yapmacık, sahte bir ‘iki devletli çözüm’ sunduğu için değil… Gerçek şu ki, iki devletli çözüm için son on yılda yapılan tüm görüşme ve müzakereler yapmacık ve sahteydi.

Bu planı, daha önceki başarısızlığa mahkum olmuş iki devletli çözüm planlarından ayrıştıran en önemli özelliği, tuhaf şekilde, yeni gerçekliği yansıtıyor olması. Plan, önceki teşebbüslerden farklı olarak, Gazzeli Filistinlilerin geleceğinin, sadece Gazze’de değil, birçok Gazzelinin geldiği, Gazze yakınında yer alan ancak oturulmayan bölgede olduğunu kabul ediyor. Plan, nehir ile deniz arasındaki bölgede yaşayanların, üretken ekonomik aktiviteye entegre olabilmesi için buraya gerçekten muazzam bir ekonomik yatırım yapılması gerektiğini kabul ediyor. Planın özü, artık İsrail için kapalı gettolar haline gelen Filistin bölgelerinde yönetici olan ve öyle kalmaya devam edecek tek gerçek devletin artık İsrail olduğu… Bu kapsamda, Trump planının teşvik ettiği ilhak, bölgenin Arap sakinleri için kısmi veya samimiyetten uzak olsa da, gerçek siyasi eşitlik için nihayet mücadelenin başlayabileceği bir politik çerçeveye yönelik gelişmenin bir adımı olabilir.

  • Bu söyleşinin İngilizce orjinali Duvar English sitesinde yayınlanmıştır.
İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın