Freud bu işe ne derdi...

Yüzyılımızın beşte biri bitmek üzere… Yaşam, acımasız bir şekilde bizleri önüne katmış sürüklüyor. Birey, teknolojinin kendisine sunduklarına rağmen, mutsuz. Belki de buna tatminsiz demek daha doğru… Gündelik rutinin hoyrat dişlileri arasında ezilmemek için büyük mücadele veriyor.

Bir süredir masamın üzerinde duran ve okunmayı bekleyen bir kitap var. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkmış. Alt başlığı anlamlı: “En muhteşem psikoterapistler gündelik sorunlarınızı nasıl çözerlerdi?” diye bir soru ile okuru kendisine çekmeye çalışıyor. Başlığı ise, başka bir soru olarak tasarlanmış: “Freud Bu İşe Ne Derdi ?” ya da orijinal şekli ile “What would Freud do?”… Sarah Tomley kaleme almış… Devrim Çetinkasap Türkçeye kazandırmış! 2017’de yayınlanmış…

Önümdeki beyaz sayfayı sözcüklerle nasıl anlamlı kılacağım diye aranırken - ki bu durum iddia ederim ki her yazanın başına gelir - gözüm bu kitaba ilişti, şöyle bir karıştırdım. Ve günümüzün insanına tam uyan birkaç bölüm buldum… Tabii ki “Freud ne der?” diye sorulduğuna göre, bölüm başlıkları yanıt bekler şekilde yerini almış kitapta…

Biri, “Birkaç dakikada bir telefonumu kontrol edip duruyorum. Neden konsantre olamıyorum?” diye soruyor ve devam ediyor: “Ancak bir sebeple, elimizdeki iş ne olursa olsun, telefonlarımızı kontrol etmeyi sürdürüyoruz!” Telefonunu işyerinde unutup o gece sabaha kadar çile çeken var mıdır, sizce?  Konuya renk katan anonim bir espriyi de paylaşmadan edemeyeceğim: “Güzel bir kızı öperken kaza yapmadan araba kullanabilen bir adam öpüşmeye hak ettiği değeri vermiyordur…”

Bir diğeri “Genellikle terbiyeli, munis biriyimdir. İçimdeki bu trafik canavarı da nedir?” diye hayıflanır. Çok tanıdık geliyor olmalı bu durum çoğumuza!  Hele insanı direksiyon önüne mahkum kılan, çaresizlik hissi ile kıvranmasına neden olan “dur – kalk” gidişi, kişinin derinliğinde gizli olan vahşiyi her an ortaya çıkarabilir. En azından, itiraf etmeliyim ki, bende bu potansiyel var!

Gündelik yaşantıda bizleri ele geçiren bu gel gitler insanı yorar hiç şüphesiz. Sonuçta birey çoğunlukla kendine bir çeşit gündelik esaret biçer. Özüne güvenmeyen / veya gereğinden fazla güvenen, iki ayrı uçtaki insan, kendini kendisine esir eder.

“Yapmamam gerektiğini biliyorum, ama son dilim keki bana uzatabilir misin?” ya da “Niçin işleri son dakikaya bırakıp duruyorum?” veya “Niye Bay / Bayan doğruyu bulamıyorum?” gibi… Devamla, “Babamın istediği gibi hukuk mu okumalıyım yoksa müzik mi yapmalıyım?”  ve belki de en acı olanı “Ne anlamı var?” 

Elbette ki herkesin bu gibi sorulara verecek yanıtları vardır. Önemli olan değerlendirmede samimi olmak... Kopya çekmemek… Savrulan bireyin zincirlerinden kurtulması, özgürleşmesi, yalın ve belki de naif (!) olması… Kendisi gibi olması!

* Kitaptan alıntıdır.

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın