Yaşlanmadan çözülmeyen sır

Cemal Safi, ‘Tek Hece Aşk’ şiirinde aşktan, “Yaşanmadan çözülmeyen sır” olarak söz etmiş.

Düşündüm, bu dize üzerinde.

Yaşanınca çözülüyor muydu gerçekten?

Aşk, öyle yaşanınca çözülecek bilmece, ayırdına varılacak bir mesele ya da açığa çıkarılabilecek bir sır değil…

Aşk; aşkı tanımlamaya, açıklamaya, örneklemeye, ispatlamaya ve bunları başardığını zannettikten sonra yazmaya girişen insanların bile tam olarak tanımlayamadığı bir gerçek…

Yapabilselerdi; aşk üstüne hâlâ bu kadar çok düşünüyor, konuşuyor, yazıyor olmazdık. Hâlâ onu keşfetmeye, en doğru tanımı ne olabilir diye onun üstünde düşünmeye, yaşadıklarımızdan örnekler bulup kendimize aşkı en iyi bizim bildiğimizi ispatlamaya çalışmazdık.

Bu çaba boşuna...

Aşkın tek tanımı yok.

Yaşayan her insan kadar tanımı var…

Aşk, hep tek çünkü; eşsiz, benzersiz…

Aşk, bir insana ait değil.

O insanın, adına aşk dediği bütün insanlarına ait.

Karşısındakinin, aşka sahip kişide yarattığı bir bileşke aşk…

Bu sebeple de bütün tek’ler bir araya gelince kocaman bir sonsuzluğa ulaşıyor aşkın tanımını sığdırmaya çalıtığımız cümleler.

Tasarlanan, umulan, zannedilen, beklenen, merak edilen, uzaktan bakılan, tukuyla gelen, hiç olmayacak kadar imkansız görünen ya da hemen elde edilecek kadar yakın duran, hep varmış gibi coşkuyla yaşanan, yeten, hiç yetmeyen; vuslata eren ya da eremeyen, biten ama aslında hiç bitmeyen bir karmaşık durum aşk…

Bu karşılıklardan biri ya da birkaçı ilişip kalabilir ona…

Şairin dediği gibi bir gün, nereden, kimbilir hangi tesadüfle gelirler?

Dikkat ederseniz çoğul ifadesi var şairin…

Demek ki aşk, tek değil….

Demek ki gelen her aşk, kişinin kendindeki tek  aşk anlayışının olgunlaşmasında bir sebep…

Çok karmaşık gibi görünse de aslında öyle değil…

Adı gibi sade ve net…

Adına “aşk” demeyi seçtiğimiz kimler olduysa hayatımızda, bizim kişiliğimizin gelişmesinde pay ve hak sahibi oluyorlar.

İster kabul edelim ister etmeyelim ama hayatımızı yönlendirmemizde, kendimizi olgunlaştırmamızda, hedeflerimizin adını koymamızda,  hayatımıza anlam yüklememizde hepsinden birer iz oluyor mutlaka…

Neyi istemediğimizi daha iyi bilir hale geliyoruz. Sahiciyi sahteden ayırmayı, gerçek heyecanla sanal olanın farkına varmayı, derin düşüncelerle sığların farkını böyle böyle öğreniyoruz.

Eliyoruz, seçiyoruz, bakıyoruz ve sonra…

Biri çıkıyor işte, bizim bütün ben tarafımıza dokunuveriyor.

Bizim aşkla ilgili bütün birikimimize bire bir denk geliyor.

O zaman gerçeğin elinden tutmayı seçiyoruz.

Aşk, bir toplama işlemi…

Hayat yolunda gönlümüzün kapılarını açtıklarımız, gönlümüzün asıl sahibini yaratıyor bir bakıma.

Çünkü yaptığımız her yolculuk, kendimize doğru. Hepsinde neyi isteyip neyi istemediğimizi; neyi sevip sevmediğimizi; kendi doğrumuzu, yanlışımızı; iyimizi, kötümüzü görüyoruz.

Bu, gönül illa ki daldan dala konacak ve birinde karar kılacak, demek değil.

O zaman kendimizi kandırırız.

Bu, aşkın kendiliğinden gelmesine hazır olan zemin…

Bu; adına aşk dediğimiz kim ya da ne varsa ki bu gerçek olmuş ya da olmamış olabilir, hepsi bizim için gerçek olanı el birliği ile yaratan…

Bana göre hayatıın mucizesi bu ve buna bir isim koyamayız.

Bu sebeple de şair az da olsa yanılıyor.

Neden mi?

Bütün yazıda, sadece bana ait bir fikri okudunuz.

Sizinki buna hiç uymayabilir.

Demek ki tek bir yönden bakamazsınız aşka.

Tek bir düğümünü çözmekle onun sırrına vâkıf olamazsınız.

Şimdi oturup yazmaya kalksanız tanımını, benim gibi ancak yorum yapar ama onu tanımlayamazsınız.

Bu çaresizlik değil mi zaten onu bu kadar büyülü kılan? 

 

 

 

 

 

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın