İstanbul’un orta yeri sanat

Rubi ASA Sanat
16 Ekim 2019 Çarşamba

Kültür, insan yaşamını anlamanın, onu anlamlandırmanın ve düzenlemenin başlıca yoludur. Bu her toplum yapısı için geçerlidir.

İnsanlar, kendilerini kolektif bir bütün olarak algılamalarını sağlayan değerler, inançlar, dil ve iletişim sistemleri ile kültürünü üretir. İnsanın yaşamak, çoğalmak, gelecek nesillere evrimsel bir boyut kazandırarak geleceği biçimlendirmek için ürettiği her şeydir kültürdür.

Bu açıdan ‘kültür ve sanat’ birbirinden ayrılamaz.

Yemek yapmak, yazı yazmak, sanat üretmek, konuşmak, şarkı söylemek, hepsi kültürün ögeleridir. Kültür, insanın doğaya karşı tepkisinin gerektirdiği her türlü üretimi içerir.

Doğan Kuban, kültürün bir aşı olmadığını söylerdi; “Önce toplum bilinci gerekir. Biz tarihimizi bilmiyor, geçmişimizi görmüyor, yaşadığımız çevreyi kucaklamıyor ve geçmiş mirasımızı koruyamıyoruz” derdi.

İnsan, insan içinde insan olur.

İnsan, nerede birbirleriyle yaşamın çeşitliliğinde birlikte olabilir?  Ancak kentte!

İnsanları birbirleriyle buluşturan, söyleştiren o kenttir, kentliliktir...

Kent buluşma demektir.

Kent paylaşma demektir.

Peki, kenti kim yapar? Nasıl kent olur bir yerleşme?

İnsanlar yapar kenti. Ona bir şeyleri, kendi çağından, medeniyetinden duygu ve düşüncelerinden, insanlaşma yolunda bir şeyler katabilen insanlar yapar...

Kenti, kendimize göre değiştirmenin, kenti bizim ya da bizim gibi yapmanın yollarına girişmekten başka çözümümüz var mı?

Bunun için çaba göstermek ve mücadele etmek gerek.

↔↔↔

Uygarlık kültürün kaynağıdır. Kültürlerin üst düzeyinde, insana karşı sunulmuş, yaşama saygı üstüne kurulmuş, şiddet içermeyen bir yaratma ve paylaşma sürecini taşır.

Günümüzde halen kentleşemediğimiz bir ortamı ve süreci yaşıyoruz. Kent sadece ve mutlaka bir yaşam alanını betimlemez, o alanda yaşanan kültürün gereksindiği yaşam biçimini de oluşturur.

Şehrimiz ya da başka bir değişle ‘kentimiz’, gerek yapısal gerek kültürel alanda inanılmaz bir hızla değişmekte, yapay ve güncel bir ortamda yeni ve kendine özgü toplulukları da yaratmakta.

Bunu günümüzde sanat ve sanatın toplumsal paylaşımı adına en iyi başaran Arter oldu.

Geçen ay bulunduğu semtin gerek mimari gerek demografik çeşitliliğine karşın önyargısızca kapılarını açıp sanat hayatımıza yepyeni bir hareketlilik getirdi. Hem de Dolapdere gibi kentin adeta yıllarca dışladığı, göçmen çoğunluğun ve kültür yapısının daha alt görüldüğü bir semtte.

Arter, günümüz sanatını tüm boyutlarıyla ele almaya hazırlanan müze görünümünde bir yapı. Bu davetkâr yapı bulunduğu bölgenin de kültürüne sahip çıkarak İstanbul’a yeni sanatsal perspektifler kazandırmayı amaçlıyor. Yapı mimarisiyle son derece çekici. Mahallesiyle organik bir bağ kurmuş, semt dokusunun metafor olarak kullanılarak ve içine girdiğinizde İstanbullu olduğunuzu içinde yaşadığınızı size sürekli hatırlatması amaçlanmış.

Yapıya girince içinde adeta Türkiye’ye ait değilim derken, içerden dışarı baktığınızda ise İstanbul’dayım diyorsunuz.

Arter, Koç Ailesinin sanata duyarlılığıyla ortaya çıkan bir kurum.

Altı yıl önce, kurulmasını arzuladıkları çağdaş sanat müzesi için mekân arayışında olan Koç Vakfı, Dolapdere’de bulunan eski Ford servisi binasını yıkarak yerine çağdaş bir müze yapma isteklerini belirtmişti. Birkaç ay sonra ise Art Daily, Vehbi Koç Vakfının İstanbul’da açacağı müzenin tasarım proje yarışması kazananın Grimshaw Mimarlık olduğunu açıkladı.
Dolapdere’de o dönemde yeni yeni yükselmeye başlayan rezidansların arasında eski ile yeninin karşıtlığında var olanı yadsımadan Dolapdere bölgesinin kültürel değişiminin sürekliliği istendi.

Fakat sanat aracılığı ile sürdürüleceği düşünülen bu değişim, salt Dolapdere ev sahiplerinin dönüşümü değil birlikte düşünülen bir gelişim ve gelecek nesillere sanatın ufkunun açıklığını paylaşmaktı.

Arter’in inşaatı sırasında kurulduğu semt olan Yeni Şehir Mahallesi ve karşı semti Bülbül Mahallesi bireyleri, esnafı ve aile gruplarıyla bir araya gelinip, kendilerine nasıl bir ortam ve hizmet sunacakları, mekândan nasıl yararlanabilecekleri ayrıntılı bir şekilde anlatıldı. Arter ekibi sahaya dağılarak birebir çeşitli araştırmalar ve sanat sohbetleri yaptılar. Bölgenin ve çevre halkın sosyolojik ve ekonomik olarak olaya nasıl bakıp nasıl katkı sağlayacaklarını planlandılar. Sonuçta çevresiyle bütünleşen ve ortak kültürün paylaşılabileceği tasarımının mimari özellikleriyle de çok özel bir mekân yarattılar.

Başlarda müzenin isminin Koç Contemporary olacağı düşünülmüştü. Sonra Beyoğlu’ndaki (önceleri İKSV’nin genel müdürlüğünü yapan Melih Fareli’nin önderliğinde kurulan) çağdaş sanat galerisi Arter’in buraya taşınacağı ve müzenin de bundan böyle Arter olacağı duyuruldu. Müze inşaatı 2019’un mart ayında tamamlandı ve son hazırlıkları da tamamlanarak İstanbul’da ‘sanat haftası’ olarak tanımlanabilecek günlerde kapılarını açtı.

Arter’de şu an toplam yedi sergi bulunuyor. Yapı kabuk şeklinde koza gibi örülmüş, iç ve dış mekân anlayışında birliktelik sağlanmış. Galerilerden bir diğerine geçiş, görsel buluşma ve organik doku mimariyi farklı bir çerçevede bütünlemiş. İçeri girdiğinizde inanılmaz bir ferahlık duygusu içinde şehrin dokusundan kopmadan ayrıca bütünleşerek yapıtları izleyebiliyorsunuz.

Arter’de, koleksiyondan oluşturulan ‘Saat Kaç?’ ve ‘Kelimeler Pek Gereksiz’ başlıklı grup sergileri, Altan Gürman kişisel sergisi ve Rosa Barba’nın ‘Gizli Konferans’ adlı enstalasyonu; Ayşe Erkmen’in ‘Beyazımtırak’, İnci Furni’nin ‘Bir An İçin Durdu’ ve Céleste Boursier-Mougenot’nun ‘Offroad, V2’ isimli kişisel sergileri mekânın ilk konukları.

Çevresini de bir ‘sanat platformu’ olarak gören ve çağdaş sanat müzesi olma yolunda İstanbul’a yepyeni bir kültür sanat soluğu olacak olan Arter’in gerek sergilerinin gerek mimarisinin hayatın bu denli içinde olması duygusunu hepinizin yaşanmasını salık veririm.