O koltuktan kalktınız mı?

Çocukluğumdan beri en çok hastalandığım anlar, uzun uçak yolculuklarının sonrasında idi.

Joelle PİNTO Köşe Yazısı
10 Haziran 2020 Çarşamba

Her bayram tatili sonrası, özellikle de biraz uzun bir uçağa bindiğimde bütün sene aldığım vitaminler boşa gider, genelde farenjit veya başka bir solunum yolu hastalığıyla mücadele ederdim. Senelerce 0 ile -15 arasında aylarca kış yaşanan bir şehirde öğrenciyken bile çok nadir hastalandığımdan, beni hasta eden faktörün soğuk hava değil, uçak içindeki havalandırma sistemi olduğunu anlamıştım. Hayatımın en kötü solunum yolu hastalığını 2000’li yılların başında bir Prag seyahati sonrasında yaşadım; öksürürken ciğerlerimin yanma hissini ve günlerce düşemeyen ateşimi hiç unutamadım. Neredeyse 20 sene sonra bile bugün, Prag denince aklıma hâlâ içimdeki acı yanma gelir. Dolayısıyla COVID-19 ülkemize geldiğinde, zaten solunum yolu hastalıklarından çok korktuğum için önce kendi istediğimle sonra da kanunlara uyarak kendimi uzun süre izole ettim.  

***

Kendi isteğimle başlayan karantinamda koltukla fazlasıyla bütünleştim. Gün içinde yaptığım eylemlerin çoğu sevdiğim konforlu koltuğumda ve daha az konforlu iskemlelerimde yer aldı. Netflix’i koltukta seyrettim, kitabımı koltukta okudum, e-maillarımı koltukta kontrol ettim, market alışverişimi koltukta yaptım, yazılarımı sandalyemin üstünde yazdım, hava almak istediğimde balkondaki koltukta oturdum, akşamları canım sıkıldığında koltuğumda oturarak sevdiklerimle görüntülü sohbet ettim. Karantinada günlerinde ne yapıldığım sorulduğunda aslında “koltukta, koltukta, koltuk…” gibi üç aya yaklaşan bir hayat yaşadım. Günün en sevdiğim saatleri ise site içinde insanların yürümediği saatlerde açık havada yürüyüş yapmak oldu. Normalleşme sürecine girmeye çalıştığımız bugünlerde ise hâlâ koltuktayım.  Haftanın bazı günleri işe gitmeye başladığımdan beri farklı bir koltuktayım ama durum aynı.  Geçen hafta doğan, henüz gerçek hayatta göremediğim küçük kuzenimin ikizlerinin sünnetine bile koltuktan Zoom’la katılacağım. 2020’nin hiç unutamayacağımız bir sene olduğu kesin. Tabii ki yeni doğan bebekleri bu ortamda görme imkânımız yok. Aynı şekilde yaşça bizden çok büyük olanları da… Ancak tüm önlemleri alarak, açık havada sosyal mesafeyi koruyarak bir - iki sevdiğimizi görme zamanı geldi. İnsanların yoğun olmadığı bölgelerde ufak bir yürüyüş yapmanın da. Hava almanın zamanı geldi. O koltuktan ufak ufak, kendimizi ve başkalarını tehlikeye atmayacak biçimde bebek adımlarıyla kalma zamanı…

***

Benim bir süre daha bırakmayacağım önlemlerden biri ise özellikle asansör gibi dar alanlarda, başka insanlarla birlikte bulunmamak. Geçtiğimiz hafta bindiğim bir asansör başka bir katta durunca, maskesiz bir kadın asansörüme daldı. Ona kibarca bir sonraki asansörü beklemesini rica ettim.  Çok anormal bir şey söylüyormuşum gibi suratıma bakınca, “Siz çıkmayacaksanız ben çıkacağım” dedim. “Siz çıkın” deyince cevap bile vermeden diğer üç asansöre yürüdüm. Diğer seçeneğim bu bilinçsizliğe karşı uzunca dil dökmek, zaten çirkinleşeceği çok belli olan bir biliçsizle tartışmak olacaktı… Üç ay kendime çok iyi bakıp ne asansörde korona kapmaya, ne de bu saçmalığı sürdürüp tansiyonumu yükseltmeye gerek duymadım. Ancak o an anladım ki, bu filmin ikincisi de yakında vizyonda olacak…