13 Mayıs 2021 Perşembe 18:19
Zen Poliklinik 1 nolu alan
Zen Poliklinik 1 nolu alan

İkinci Servis: İkinci Hayat

“Işığın birilerinin gözünü kamaştırıyor diye, kısmalarına izin verme!” - Renée Richards

Mete YAYLALI Spor 3240 görüntüleme
3 Ekim 2018 Çarşamba

US Open 2018 final maçında ABD’li tenisçi Serena Williams ile maçın Portekizli hakemi Carlos Ramos arasında geçen tartışma ve kararlar epeyce yazıldı çizildi. Serena Williams suçlamalarının odağına ‘cinsiyet ayrımcılığı’ yapıldığını oturttu. Gerçekten de tenis sporunda cinsiyet ayrımı yapılıyor mu?

 

1900 Paris Olimpiyatları kadınların tenis kortundaki mücadelesini görmesine rağmen 1920 Antwerp oyunlarına kadar kadınların çift maçları oynaması gündeme gelmedi.

US Open 1881 yılında sadece erkeklere açık olmasına rağmen, altı yıl sonra, 1887 turnuvası kadınlara da izin veriyordu.

Kadınların tenis kortlarında yarışmacı olarak boy göstermesi bu kadar eski olmasına rağmen, kadın tenisinin profesyonel bir organizasyona sahip olması için 1973 yılı beklenecektir. Billie Jean King adında bir ABD’li tenis şampiyonu WTA (Women Tennis Association-Kadın Tenisçiler Birliği) oluşturduktan sonraki mücadelesini ‘erkeklerle eşit ödül parası’ hakkında verecek ve bunun da meyvesini aynı yıl oynanan US Open turnuvasında alacaktı. Turnuvanın sahibi olan ABD Tenis Birliği (USTA) ilk defa bir Grand Slam serisinde kadın ve erkeklere eşit para ödülü dağıtacaktır. Bu kuralın diğer serileri takibi zaman alsa da özellikle Chris Evert ve Maria Sharapova’nın büyük mücadelesine Wimbledon daha fazla direnemeyecek ve 34 yıl sonra 2007 yılında eşit para ödülünü kabul edecektir. Ne diyelim, İngiliz muhafazakârlığı mı?

Son olayda Serena’ya destek veren ve “Ben daha ağırlarını yapmıştım, sporcuların tepkisine biraz tolerans göstermek gerekir” diyen bir zamanların hırçın tenisçisi John McEnroe, geçen yıl bir röportajında “60 yaşıma yaklaşıyorum ama sıkı çalışırsam Serena’yı yenerim” diyecek ve ekleyecektir “Serena erkekler klasmanında oynasa ancak 700 numara olabilirdi.”

Yazıyı buraya kadar okuyanlar konunun Serena Williams olduğunu zannedebilir ama bu girişten sonra konumuza geliyoruz.

ÜNİVERSİTE SPORUNUN GÖZDESİ

Richard Raskind, Ağustos 1934 tarihinde New York’ta doğdu. Babası ortopedi uzmanı, annesi Amerika’nın ilk kadın psikiyatristleri arasındaydı ve Columbia Üniversitesi profesörlerindendi. Lise yıllarında atletik özellikleriyle dikkat çeken Richard futbol, yüzme, beysbol ve tenis branşlarındaki başarılarıyla göze çarpıyordu. Liseden sonra ünlü New York Yankees takımı çok peşinde koşmasına rağmen 1.85 m boyu ve güçlü kas yapısıyla Richard belki şöhret ve serveti teperek tenise yönelecektir. Ya da kaderi onu bu sporda başka bir yere götürecektir. Yale Üniversitesi bu çalışkan ve atletik sporcuya burs verecek, takımın tenis kaptanı olacak, takımı şampiyon yapacak ve o yıllarda Amerika’nın üniversiteler arası en iyi sporcusu seçilecektir. Yale’in ardından tıp eğitimine devam edecek, oftalmoloji dalında uzmanlaşacaktır. Deniz Kuvvetlerine katılıp askerlik görevini yerine getirecektir. Peki, tenis oynuyor mu? Artık yaşı 35 üstündedir fakat Amerika’nın bu klasmandaki en iyi 20 oyuncusundan biridir. Deniz Kuvvetleri şampiyonasına katılır, tek ve çift şampiyonu olur. Müthiş bir solak oyuncudur, özellikle servisinin o dönemde eşsiz olduğu yazılıyor. Elbette üst düzey tenisçileri rahatsız edemese de zorladığı fakat bunun dışında karşısına kim çıkarsa dağıttığı anlatılır.

 YENİDEN DOĞMAK

Fakat bir gün bir şey olur.

Richard çocukluğundan beri, kendi anlatımıyla, erkek bedeninde kadın ruhu taşır. Dolabında hep erkek ve kadın kıyafetleri bulunur. Üniversite yıllarında kadın kıyafetleri giyip dolaşır. Kadın kimliğinin de bir adı vardır: RENEE.

Fransızcada ‘yeniden doğan’ anlamına gelen bu ismi tercih eder.

Günün şartlarında eşcinsellik ruhsal bir bozukluk olarak kabul edilmektedir, akıl hastanelerinde zorlu bir tedavi süreci vardır. Toplumsal baskılar, çıkış yolu bulamayan bu insanları intihara sürükler.

“Hayatımda tenis olmasaydı, çocukluğumda başlayan o zor yıllardan çıkmam mümkün değildi” diyor.

Richard bu süreçten geçerken tedaviye başlar. Cinsiyet değiştirme operasyonu peşinde önce Avrupa’yı dolaşır fakat nedense cesaret edemez ve evine döner.

“Korktum” diyor “Geri dönülemez bir hayatta beni nelerin beklediğini bilemedim ve korktum.”

1970 yılında Amerikalı bir modelle evlenir ve bir oğlu olur. Birkaç yıl sonra boşanırlar. Richard artık daha kararlıdır ve 1975 yılında cinsiyet değiştirme ameliyatı olur ve hep kullandığı Renée adını alır. Artık bir kadındır, Richard Raskind yoktur ama Renée Richards yeniden doğmuştur, hem de 41 yaşında! Kaliforniya’ya yerleşir yeni bir hayat için. Mesleğini yapar ama tenis tutkusu kendisini yeniden kortlara sokar. Yerel turnuvaları oynamaya başlar, şampiyonluklar gelir. Bir gün turnuvayı izleyen gazetecilerden biri bu uzun boylu, kaslı, solak kadın oyuncuyu ve servisini bir yerden tanır, araştırır ve önceki kimliğini ortaya çıkarır. Haber yayıldıktan sonra katıldığı bir turnuvadaki kadın oyuncuların çoğu çekilecektir.

1976 yılı Renée Richards için önemlidir. US Open için başvurur ama USTA haberi çoktan duymuş ve önlemini almıştır. Kromozom testi isterler. Çünkü cinsiyet değişikliği ameliyatı ve hormonlar, kişinin fiziksel yapısını makyajlasa da genetik özelliklerini değiştiremez ve dolayısıyla da olimpik standartlardaki kromozom testini geçmek mümkün değildir.

HUKUKİ MÜCADELE

“Aslında USTA beni bir baraj kapağı olarak görüyordu. Eğer oynamama izin verirlerse baraj kapağının açılıp, laboratuvar Neandertellerinin kortlara akın ederek çok sevgili oyuncuları Chris Evert ve Evonne Goolagong’a saldıracağından korkuyorlardı.”

Renée pes etmez. Hiç bir cerrahın yapmadığı karmaşık göz ameliyatlarını yapmaktadır, bu nedir ki! Billie Jean King desteğini alır ve USTA’ya dava açar. Bir yıl süren dava sonunda ABD Yüksek Mahkemesi onaylar “Renée Richards bir kadındır!” USTA buna direnemez ve 1977 US Open turnuvasına kadınlar serisinden katılır ancak ilk turda efsanevi Virginia Wade’e elenir. Yine de çiftlerde final oynayacaktır.

Yaşı 43 olsa da artık WTA serilerinin benzersiz bir oyuncusudur. 1979 US Open daha iyi geçer, üçüncü tur görür. Bu yıl tenis oyunculuğunun sonudur ama tenisi bırakmaz, Martina Navratilova’yı iki yıl boyunca çalıştırır.

“Soyunma odalarında o kadar çok tepki aldım ve o kadar çok şikâyet edildim ki herhalde mürekkep üreticilerinin en çok sevdiği sporcu ben olmalıydım.”

1981 yılında spor kariyerine son verir, raketini duvara asar.

“Çünkü benim doktorluğum tenis oyunculuğumdan daha iyiydi. Sadece çok sevdiğim sporun elimden zorla alınacağını hissettim ve buna tepki gösterdim. Eğer cinsiyet değişikliği ameliyatına 20 yaşında cesaret edebilseydim, 24 yaşında dünya kadın tenisinde söz sahibi olabilirdim.”

Renée Richards bugün 84 yaşında ve aktif olarak mesleğini yapıyor, ikisi otobiyografisi olmak üzere birçok kitap yazdı. 1983 yılında yazdığı Second Serve (İkinci Servis) adlı otobiyografisi 1986 yılında filme çekildi ve kendisini Vanessa Redgrave canlandırdı.

“Tek üzüldüğüm konu, bir gün öldüğümde mezar taşıma Transseksüel Tenisçi Dr. Renée Richards yazacaklar ama buna yapacağım bir şey yok.”

 

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

GZ

TÜNELİN UCU

TÜNELİN UCU

MOZOTROS AİLESİ

MOZOTROS AİLESİ