26 Eylül 2020 Cumartesi 02:57

Orada bir ada var uzakta

Ellerinde purolar, başlarında çiçeklerle oturan rengârenk giyinmiş kadınlar, 1950’lerden kalma Chevroletler, Salsa ve rom deyince kuşkusuz akla gelen ilk yerlerden biri Küba olur. Uzun zamandır görmeyi hayal ettiğimiz Küba’ya tatili fırsat bilerek gidelim dedik ve düşlerimizi gerçek kılacak muhteşem bir ekiple yollara koyulduk.

Seyahat 3969 görüntüleme
24 Ekim 2018 Çarşamba

 Deniz Gormezano

 

11 milyonluk nüfusu ile farklı etnik grupların bir arada yaşadığı ve çok sayıda ulusal kimlik barındıran, Karayip Denizinin en büyük adası Küba’ya yolculuğumuz aktarmalı olarak uçtuğumuz Havana ile başlıyor.

Her daim havalı Havana

Büyük bir devrime ev sahipliği yapmış bir ada olarak, burası ilk bakışta, sanki üzerinden traktör geçmişçesine yıkık ve dökük geliyor insana. Zamanında muhteşem ihtişamlı binalar artık acınası durumda. Balkonlardan sarkan rengârenk çamaşırları görünce “Herkes aynı anda mı çamaşır yıkıyor?” diye sormadan edemiyoruz. Evlerinin kapı önlerini süpüren kadınlar, basamaklarda oturan yaşlı adamlar, sokaklarda oynayan çocuklar ile burada sanki yaşam durmuş gibi geliyor. Hiç kimsenin pek bir işi, stresi yokmuş gibi... Ana caddeler bisiklet, araba, motosiklet, bicitaxi gibi türlü ulaşım araçları ile dolu. Şehrin birkaç ana meydanı var. Sokaklar ızgara sistemi ile düzenlemiş olduğundan kaybolmak pek mümkün değil.

Şehrin en güzel meydanı Jose Martin heykelinin bulunduğu Jose Martin Meydanı. Meydanın karşısında ihtişamlı Alicia Alonso Tiyatrosu ve karşı köşesinde bir zamanlar Ernest Hemingway’in takıldığı Fluoridites Bar görülmeye değer mekânlardan... Bunun dışında önünde ufak bir tren vagonunun bulunduğu Plaza de Armas ve daha çok turistik cafe ve restoranların bulunduğu Plaza Vieja şehrin diğer ilgi çekici meydanlarından... Barcelona’daki Las Ramblas Caddesini andıran Prado Caddesi ise sağlı sollu tabloların ve sanat eserlerinin sergilendiği geniş bir cadde. Havana’nın en işlek caddesi Obispo Caddesinde de çeşitli hediyelik eşya satan dükkânlar, restoranlar ve cafeler bulmak mümkün.

Biraz da manzara arıyorum derseniz, Havana’yı tepeden görebileceğiniz El Morro Kalesini tavsiye ederim. 1859 yılında şehri korsan saldırılarından korumak amacıyla inşa edilmiş bu kalenin içinde devasa toplar, korsan malzemeleri ve bir sualtı müzesi bulunuyor.

Küba’da oteller 1950’lerden kalma mafya filmlerinde gördüğümüz otellere benziyor. En ünlüleri arasında ‘Baba’ filminin çekildiği ve bahçesinde denize nazır mohitonuzu yudumlayabileceğiniz Nacionel Otel, Ernest Hemingway’in kaldığı ve ‘Çanlar Kimin İçin Çalıyor’ romanını yazdığı Ambos Mundos Otelini sayabiliriz.

Küba’da devrime ait kalıntılar bulabileceğiniz ve devrimin nasıl gerçekleştiğini en ince ayrıntısına kadar öğrenebileceğiniz mekânlardan bazıları Museo de la Revolucion ve binaların üzerinde Che ve Camilo’nun siluetlerini görebileceğiniz Plaza de la Revolucion. Santa Clara’daki Che Guevera Mozolesi de tarihsel açıdan önemli anıtlardan biri olmayı sürdürüyor. Tarih boyunca ülkesini savunmuş Küba’nın önemli şahsiyetlerinin mezarlarının bulunduğu adeta bir açık hava müzesini andıran Cristobal Colon Mezarlığı ise bir mezarlık için oldukça ihtişamlı.

Küba’ya kadar gelmişken meydanların önünde park etmiş rengârenk Chevrolet’lere binmemek olmaz tabi. Çoğu birkaç ‘cuc’ karşılığı sizi istediğiniz yere götürüyor. İçki deyince ilk akla gelen mohito, pino colada, daquiri gibi romlu içecekler. Bir de ‘Cancanchara’ diye bir içecekleri var ki o da bal, limon suyu ve rom ile yapılıyor. Bira olarak ise Bucanero ve daha az alkollü olan Cristal’i tercih edebilirsiniz.

Gelelim yiyeceklere... Küba’da yiyecek konusunda pek sıkıntı çekmezsiniz dersek pek doğru olmaz. Aslında Küba’da et çeşitleri oldukça yaygın. Özellikle tavuk eti ve siyah fasulyeli pilavı her yerde bulabilirsiniz. Ancak kahvaltıda bizim alıştığımız gibi peynir çeşitlerini boşuna aramayın. Papaya, ananas gibi farklı meyve çeşitlerini sokaktaki satıcılar dahil olmak üzere her yerde bulabilirsiniz.

Gece hayatı deyince Havana’da ilk tavsiye edebileceğim Fabrica De Arte Cubano (FAC). Burası tam anlamıyla hem bir sanat fabrikası, hem bir modern sanat müzesi hem de bir gece kulübü. İçerisinde çeşitli cafeler, barlar, konser alanları bulunan bu devasa mekân eski bir yağ fabrikası üzerine inşa edilmiş. Mekânın fikir babası Afro-Küba kökenli müzisyen içerisinde canlı müzik, sergiler, defileler yapılan, sanat ile iç içe bir mekân yaratmak isteyince ortaya burası çıkmış.

Sanat demişken modern Küba sanatının en çarpıcı örneğini bulabileceğiniz, kendine has mimarisiyle hayranlık uyandıran Fusterlandia görülmesi gereken yerlerin başında yer alıyor. Burası Kübalı sanatçı Jose Fuster’in yaşadığı mahalleyi bir sanat eserine dönüştürmesi sonucu ortaya çıkan görsel bir şölen. Sanatçının farklı renk ve şekilli seramikler kullanarak inşa ettiği yapılar insanda “Ayrı bir gezegende miyim?” şüphesi uyandırıyor.

Küba’da her şey çok güzel derken birden aklımıza eviniz ile nasıl bağlantı kurabileceğiniz geliyor. İşte orada bir an için duraksıyoruz. Küba’da maalesef internet kullanımı pek yaygın değil. İnternet kullanmak için Etesca adlı bir kurumdan internet kartı almak gerekiyor. Bu kart üzerinde yazan kod ile sadece belirli park alanlarında internete girilebiliyor. Ve bunu öğrendikten sonra parkların neden bu kadar kalabalık olduğunu anlıyoruz.

 

Rengarenk tek katlı evleri ile görsel bir şölen TRİNİDAD

Havana’dan otobüs ile Trinidad’a doğru ilerliyoruz. Yaklaşık dört saat süren yolculuk boyunca sonsuz uzanan tütün ve şeker kamışı tarlaları bize eşlik ediyor. Hedefimiz Trinidad olmasına rağmen düşlerimizi gerçek kılan acentemizin bizlere sağladığı ayrıcalık ile yolumuzun üzerinde görülmeye değer bir başka yer olan Guana’yı da görme fırsatına sahip oluyoruz. Burası ufak tekneler ile gidilebilen, Küba’ya gelen ilk yerlilerin kendilerine yerleşke olarak seçtikleri bir bölge. Yemyeşil ağaçların masmavi bir gökyüzüne kontrast oluşturduğu muhteşem bir yer. Burada bulunan heykelciklerden o zamanlara yerlilerin yaşayışlarıyla ilgili bilgi edinmek mümkün. Yemyeşil bir bitki örtüsü ve nehir manzarası gerçekten büyüleyici.

Vee... Trinidad’a varıyoruz. 1988’de UNESCO’nun burayı Dünya Miras Listesine almasıyla şehir popülerlik kazanmaya başlamış. Trinidad Havana’dan çok farklı. Rengârenk boyanmış tek katlı evleri, üzerinde ‘saloon’ yazan, sallanan kapıları ve yer taşlarıyla sanki bir kovboy kasabasını andırıyor. Ancak öğrendiğimiz üzere, altyapı sorunu nedeniyle sokaklardan sürekli sular akıyor ve bu durum da çamurlanmadan yürümeyi imkansız kılıyor.

Trinidad’ın gece hayatı oldukça renkli. Sağlı sollu cafe ve barlardan sabahlara kadar müzik sesleri geliyor. Bu barlarda ballı limonlu romunuzu yudumlarken birinin sizi kolunuzdan çekip dansa kaldırması an meselesi. Zaten Kübalılar öyle eğlenceli insanlar ki sabahları bile güne müzik ve dansla başlıyorlar. Trinidad gecelerinin olmazsa olmazı ise şehrin ana meydanı olan Plaza Mayor’un merdivenlerinde oturup mohitonuzu yudumlayarak çesitli dans gruplarının sergilediği salsa danslarını izlemek.

Trinidad da Plaza Mayor’un kuzeydoğusunda bulunan ve Trinidad ile ilgili karpostalları süsleyen sarı kuleli San Francisco Kilisesi ise şehrin en belirgin yapısı. Burada çan kulesinin tepesine çıkıp şehri kuşbakışı seyretmek büyük zevk. 1986’da müzeye dönüştürülen bu binada aynı zamanda devrim tarihine ait silahlar, fotoğraf ve haritalar da görebilirsiniz.

Trinidad ufak bir şehir olduğundan buradaki keşfimizi tamamlamamız fazla uzun sürmüyor ve istikametimizi Vinales’e çeviriyoruz. Yolda adanın tarihi, kültürel ve doğal güzelliklerine göz atmaya devam ediyoruz.

Vinales yolunda kesinlikle kaçırılmaması gereken bir başka yer ise Mural de la Prehistoria. Yüksekliği 120 metre, genişliği ise 180 metrelik bir kaya üzerine yapılmış bir duvar resmi. 1961 yılında ressam Leovigildo Gonzales Morillo tarafından tasarlanmış bu resimi 18 ressam dört yılda ancak bitirebilmişler. İnsan evrimini sembolize eden bu resmin önünde çimlere uzanıp pina coladanızı yudumlarken resim çektirmek büyük keyif. Vinales’e doğru yol alırken bir sonraki durağımız Trinidad’ın 12 kilometre kuzeybatısında bulunan Manaca Iznaga Kulesi. Valle de los Ingenios (şeker kamışı tarlaları)’na 180 yıldır tepeden bakan bu kulenin tarihsel önemi büyük. Yıllardır çeşitli fırtınalara, kasırgalara, depremlere dayanarak ayakta kalmış. Zamanında tarlalarda çalışan köleleri izlemek için gözlem kulesi olarak inşa edilen bu kule, Küba’nın şeker üretiminin kültürel sembolü haline gelmiş. Rivayete göre yedi katlı ve içerisinde 184 basamak bulunan bu kulenin tepesindeki çan, kölelerin tarlalarda işe başlama ve bitirme zamanlarını kontrol altında tutabilmeye yarıyormuş. 1978’de ulusal anıt olarak kabul edilen bu kulenin tepesinden izlenebilen vadi manzarası akıllara durgunluk verecek kadar güzel.

 

Küba’nın gizli cenneti  LAS TERAZZAS

Las Terazzas Havana’nın yaklaşık 90 kilometre kadar batısında yer alan, içerisinde yeşilin bin bir tonu, kuş sesleri, küçük göller ve şelaleler bulunan bir yerleşim alanı. San Juan Nehri kıyısında bulunan bu kırsal yerleşim alanına vardığınızda cennete miyim diye sormadan edemeyeceğinizin garantisini verebilirim. Yemyeşil kırlar, göller, akarsuları ve doğal güzellikleriyle burası adeta cennetten bir köşe. Etrafı gezip ata binmek, gölde kanoyla gezinti yapmak, yaşayan halkın yaşamına ortak olmak burada yapabileceğiniz şeylerden bazıları. Bunun yanı sıra eğer gözünüzü dört açarsanız UNESCO koruması altında bulunan bu yörede Küba’nın ulusal sembollerinden mariposa çiçeğini ve Küba’nın bayrağı renginde kırmızı, mavi ve beyaz tüylü tocororo kuşunu görebilirsiniz.

 

Doğaya kucak açan yemyeşil vadi VİNALES

Ve nihayet Vinales’e varıyoruz. Vinales, UNESCO Dünya Miras Listesinde yer alan en iyi tütünlerin yetiştiği yemyeşil bir vadi.

Sabah horoz sesleriyle uyanabileceğiniz, yollarında traktör, at ve motosikletleri aynı anda görebileceğiniz sevimli bir kasaba.  Verandalı, tek katlı ahşap evlerden oluşan bu kasaba adeta bir film karesini andırıyor. Verandalarda sallanan bir sandalyeye oturmuş puro içen bir ihtiyara rastlamanız çok normal. Burada tütün çiftliklerini gezerek puro yapım atölyelerinde,  puro yapımını izlemek büyük keyif.

Ve biz de, son günümüzü Vinales’de geçirdikten sonra, seyahatimizin sonuna dogru yaklaşmanın verdiği hüzün ile istikametimizi uçağımızın bizi beklediği Havana’ya döndürerek buradan ayrılıyoruz.

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR