8 Mayıs 2021 Cumartesi 11:27
Zen Poliklinik 1 nolu alan
Zen Poliklinik 1 nolu alan

Ana Tanrıçanın Dönüşü

İnsanoğlunun doğaüstü güçlere sahip kurtarıcılara dair özlemini giderdiği Thor, Batman, Örümcek Adam, Avengers Serileri gibi süper kahraman filmleri sinema gişelerinde rekor üstüne rekor kırmaya devam ediyor.

Arda EŞBERK Perspektif 2625 görüntüleme
22 Mayıs 2019 Çarşamba

Tüm bu süper kahraman filmleri arasında iki film onlardan ayrılıyor; ilki ‘Wonder Woman’ ikincisi ise ‘Captain Marvel’. Çünkü bu iki filmin kahramanı da kadın!

Başrollerinde İsrailli oyuncu Gal Gadot’un rol aldığı Haziran 2017’de vizyona giren Wonder Women filmi yaratılmış ilk kadın kahramanın hikâyesini anlatır. Kahramanımızın yaratıcısı Psikolog William Moulton Marston, bu karakteri yaratmaktaki amacını 1943’te şu sözlerle ifade ediyor:

“Bizlerin yarattığı; güç, kuvvet ve beceriden yoksun kadınsı, feminen model yüzünden artık kızlar bile kız olmak istemiyor. Artık iyi kadınların olması gerektiği gibi narin, kibar, barışçıl olmak istemiyorlardı. Kadının kendine özgü kaliteli bu özellikleri bile zayıflıkları olarak hor görülür oldu. Dönem içerisinde ki en aşikâr çare ise Superman ile güreşebilecek gücüne karşın barışçıl, güzel ve iyi, albeniye sahip bir kadın karakter, bir kahraman yaratmaktı.”

Dişi gücün sinemadaki en büyük temsilcisi olan kahramanımız kuvvetini Demeter’den, güzelliğini ve seven kalbini Afrodit’ten, bilgeliğini Athena’dan, avcı gözlerini Artemis’ten, hızını ve uçma gücünü Hermes’ten alır. Amazonların kraliçesi Hippolytha’nın bebeğine savaşçı tanrıça Diana’nın adını vermesiyle sevginin ve mücadelenin bedenlenmiş formu doğmuş olur. Herkesin ulaşamayacağı, Themyscira adlı gizemli bir adada yaşayan kahramanımız Amazonların arasında yetişir. Görevi ise dünyaya yıkım getiren, şavaş tanrısı Ares’i öldürmek ve yeryüzüne barışı getirmektir. Ona göre Ares ölürse bütün savaşlar bitecek ve insanlar barış içinde yaşayacaktır!

Peki, bizim zamanımızdaki Ares’i öldürerek dünyaya barışı getirecek olan dişi kahraman nerede? Şimdi ve burada 3. paylaşım savaşına doğru, dörtnala koşmakta olan insanoğluna barışı getirmek için dıştaki Ares’i öldürmek yeterli olacak mıdır? 

Günümüzde başta siyaset olmak üzere dünyanın kaderinin belirlendiği her alanda erkek hegemonyasını görmek mümkün. Bu alanların başında ise din geliyor. Peki, eskiden dinler sadece erkek enerji üzerine mi inşa edilmişti? Yoksa geçmişimize dair unuttuğumuz ya da unutturulduğumuz başka gerçekler mi var?

İsviçreli Antropolog J. J. Bachofen, 1861 yılında yayınladığı ‘Analık Hakkı’ adlı eserinde, insanlık tarihinin başlarında, kan bağının yalnızca anne üzerinden kurulabildiğini, bu sebeple de annenin bir otorite ve yasama merkezi olduğunu öne sürer. Erich Fromm’a göre Bachofen’in araştırmaları, Zeus merkezli Yunan dininden önce bir Ana Tanrıça’nın varlığını ve kadın kahramanlara dayanan bir dinin yaşandığını gözler önüne sermektedir.

Psikolojinin kurucu babaları Freud ve Jung’un araştırmaları da tanrıça kavramının tüm baskılara rağmen insan psikolojisindeki varlığını devam ettirdiğini ortaya koymaktaydı. Freud tanrıçalara bağlılığın anneyle yeniden bütünleşme şeklindeki çocuksu bir arzuyu temsil ettiğini, C.G. Jung ise, dişi prensibin, insan psikolojisinde etkin olan kalıtsal bir dizi evrensel arketipten biri olduğunu söyler. Din alanında ortaya konulan verilere göre tanrıça, Yahve’nin eşi ‘Astarte’, ‘Shekhinah’ veya ‘Hikmet (sofia)’ gibi farklı şekillere bürünerek varlığını devam ettirmektedir. Halikarnas Balıkçısı da, İslam inancının merkezî Kâbe’nin adının da Hübel’den, Kıble’nin de Kybele’den geldiğini idda etmektedir...

“Bir zamanlar gökler, denizler ve kayalar, birbirlerinden ayırt edilemeyecek halde imişler. Fakat birdenbire ortada bir musiki tınlamış, gökler ve denizler gene bir kâinat teşkil etmekle beraber birbirinden ayrılmışlar. O esrarengiz musiki, Ürinom’un (yani Kybele’nin) doğduğunu ilân ediyormuş. Onun sembolü de ay imiş...”

Ana tanrıçanın simgelerinden biri olan ay, yaratılışın tüm yönlerini düzenleyen ölüm ve yeniden doğuşun, değişimin, döngüselliğin sembolüdür. Erkek enerjinin temsilcisi Ares’in sembolü ise güneştir. Güneşle ilgili en eski mitlerde de sonsuzluğun giriş kapısı önünde dikili akıl ve kuvvet isimli iki sütundan bahsedilir. Bu sütunlar Masonlukta Jakin ve Boaz olarak adlandırılmaktadır. Jakin ve Boaz Eski Mısır sembolüdür ve Mısır’da Horus ve Sut göklerin ikiz mimarı ve dayanağı olan bu iki sütunla sembolize edilirdi. Mısır’daki bu sütunların biri güneyde Thebes (Ay) şehrinde diğeri kuzeyde Heliopolis’tedir (Güneş). Peki bu sütun sembolizmi gerçekte bize neyi anlatır?

Hepimizin içinde otonom yani merkezi sinir sistemi haricinde bu iki sütuna denk gelen sinir ağları mevcuttur. Yoga litaratüründe İda ve Pingala olarak adalandırılan bu sinir ağları, sağ ve sol beyinle bağlantılı sempatik sinir sistemleridir. Sağ sinir sistemi ‘Güneş Kanalı’ olarak adalandırılan erkek, yani yang enerjiyi, sol sinir sistemi ise ‘Ay Kanalı’ olarak bilinen yin, yani dişi enerjiyi ifade eder. Tapınağı ayakta tutacak olan bu iki kanalın dengede olmasıdır. Aksi halde temeli zaten sallantıda olan tapınağın girişini ayakta tutan sütunlardan birisi yıkıldığında, kapının çatısı tamamen çökecek, insanoğluda bu yıkıntıların altında kalacaktır...

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

GZ

MOZOTROS AİLESİ

MOZOTROS AİLESİ

TÜNELİN UCU

TÜNELİN UCU