13 Mayıs 2021 Perşembe 19:29
Zen Poliklinik 1 nolu alan
Zen Poliklinik 1 nolu alan

Nasıl şampiyon olunur?

Hep kafa kurcalayan bir sorudur. “Şampiyon doğulur mu, şampiyon yaratılır mı?” “Doğuştan gelen yetenekler mi şampiyon sporcuyu çıkarır yoksa ortalama yeteneklerle bir şampiyon çıkarılabilir mi?” Elbette hemen ardındaki soru “neyin şampiyonu?”

Mete YAYLALI Spor 4149 görüntüleme
2 Ekim 2019 Çarşamba

Bir yazı hazırlanırken ana fikir üzerinde çeşitli kaynaklar taranır. Bir kaynakta verilen bir başka kaynak, bir yazıda geçen bir cümle yazarı başka mecralara sürükler.

Bu yazının konusu göz önündeki şampiyon sporcuların nasıl keşfedildiği ve hangi yoldan geçtiği olacaktı.

Beğenen vardır, beğenmeyen vardır, ben beğenirim ve Sırp yıldız Novak Djokovic’in bir sözüne takılıp kaldım.

11 yıl önce Haziran 2008 Novak Djokovic dünya 3 numarası, finalde Tsonga’yı mağlup ederek Aus Open kazanmış hem de yarı finalde Federer’i geçerek. Fakat sonra yılın devamında Roland Garros’ta yarı finalde Nadal’a takılmış, Wimbledon ikinci turda Marat Safin tarafından durdurulmuş.

Djokovic’e “Nasıl oluyor da oluyor bu Sırp tenisçiler tenis sporunu domine ediyor?” diye soruyorlar. Tabii o sıralarda Novak yanında Janko Tipsarevic, Victor Troicki, Jelana Jankovic, Ana Ivanovic gibi oyuncular ATP ve WTA klasmanında cirit atıyor.

Sorunun altında “Sırp tenis federasyonu nasıl bir sistem kurdu da siz çıktınız?” var aslında. Hani varsa böyle bir sistem biz de öğrenelim diyor.

Bizim coğrafya tamamen sistemler üzerine kurulduğu için (!) ben de merakla okudum ki Türkiye Tenis Federasyonu bizim dünyaya örnek tenis sistemini nasıl kurmuş anlayayım. Gerçi bizimki dünyanın kıskandığı “yap-boz sistemi” ama olsun sistemle yatıp sistemle kalkan bir ülke için olacak o kadar !

Mesela İstanbul için bir deprem sistemi kurduk ki dünyada bir eşi benzeri yok. 1999 Gölcük depremini yaşayıp vahim sonuçları görünce, o güne kadar “Ne depremi kardeşim bize bir şey olmaz” derken aklımıza karpuz kabuğu düştü ve önce deprem toplanma alanları belirledik, sonra deprem iletişim vergileri topladık. Baktık ki deprem falan olduğu yok hemen toplanma alanlarını en çok ihtiyacımız olan rezidans ve AVM yaptık, deprem iletişim vergilerini ne yaptık bilmiyoruz ve soramıyoruz çünkü yayın yasağı getirildi. Deprem olduğunda AVM’lerde toplanıp toplu alışveriş yapacağımızı söylediler.

 

“SİSTEM FALAN YOK”

Neyse biz daha fazla sinirlenmeden konumuza dönelim.

Djokovic cevap veriyor “Sistem falan yok.”

Bak bu olmadı işte sistemsiz olmaz.

Djokovic ekliyor: “Bizler zor zamanlar geçirdik, federasyonumuz bize destek olma niyetinde ve gücünde değildi ama biz gençler sporda başarıya açtık. Her maçta savaşmayı öğrendik. Sırp sporcularda gelişen başarı mentalitesi budur.”

Sırbistan Tenis Federasyonu Genel Sekreteri Dusan Orlandic de aynı görüşte olmalı ki şöyle diyor: “Sırp sporcular başarıya ve öğrenmeye açtır, büyük bir iştahla çalışır. İngiltere, Fransa ya da Avustralya’da yaşıyorsanız işiniz daha kolaydır ama Sırbistan şartları zordur.”

Eh peki açsın, iştahın var da sonunda seni yetiştirecek birileri olmalı değil mi ? Duvarla oynayıp şampiyon mu olunuyor?

Şimdi hatırlamıyorum ama yine on yıl öncesinde bir ITF makalesi okumuştum, Sırp tenisinden bahsediyordu. Federasyonun bir tenis eğitim merkezinin olmadığı fakat eski Yugoslavya günlerinden gelen bir spor kültürü ve disiplini ile başarının geldiği anlatılıyordu. Bugün Sırbistan Tenis Federasyonu bir sistem kurdu mu bilmiyorum tabii.

ITF makalesinde, Sırp tenis antrenörlerinin yetenekli ve tenise yatkın atletik özellikleri olan çocukları özellikle küçük yaşlarda bulup çalıştırdığı anlatılıyordu. Burada vurgulanan bir özellik de bu antrenörlerin “Sırp milliyetçiliği” kavramı. Yedi milyonluk küçük bir ülke, denize bağlantısı yok, kayda değer bir üretimi olmayan fakat tarihi 6. yüzyıla kadar uzanan bir ülkeden bahsediyoruz. Bugün İstanbul’un nüfusu 20 milyona dayandı. İşte bu şartlar altında bu Sırp antrenörler, gelecek gördükleri çocukları alıp çalıştırıyor. Ailelerin fazla bir gücü olmadığı için ne kadar bütçe varsa ona razı oluyorlar. Burada bir model var. Antrenörler aileler ile bir anlaşma yapıp “eğer çocuk başarılı olursa” kazançlarından bir pay alıyor. Başarılı olamazsa yapacak bir şey yok tabii. Burada Sırbistan ve diğer Balkan ülkelerinin önemli bir avantajı da sadece tren ile kısa sürelerde çevre ülkelerde onlarca turnuva oynayabilmeleri.

ITF makalesinin vurguladığı da gelip Djokovic’in söylediklerine dayanıyor. Özverili teknik adamlar, iştahlı ve başarıya aç sporcular, spor kültürü ve disiplin.

İşte üstünde dikkatle durulması gereken özellikler bunlar.

 

BIANCA NASIL ŞAMPİYON OLDU?

Buradan hızla günümüze gelelim.

Bianca Andreescu…

Haziran 2000 doğumlu Romen asıllı genç bir tenis sporcusu. Henüz iki yıl önce profesyonel hayata adım atmasına rağmen bu yıl US OPEN Şampiyonu oldu.

Andreescu’yu takip edenler kısa hayat hikayesindeki detayları da öğrenmiştir elbette.

Wikipedia ülkemizde iki yıldır yasak olduğu için başka kaynaklardan bilgiye erişiyoruz ve öğreniyoruz ki mühendis olan babasının 1994 yılında Kanada’da bir iş teklifi almasıyla aile göç ediyor. Bianca 2000 yılında Kanada’da Mississauga’da dünyaya geliyor. Daha sonra aile Romanya’ya geri dönüyor ve Bianca yedi yaşında ata topraklarında tenise başlıyor. İlk antrenörü de babasının bir arkadaşıdır. Benim oğlum da aynı yaşlarda tenise başladı, ben de mühendisim ama o günlerde benim bir tenis antrenörü arkadaşım yoktu. Eğer üniversitede tenisle tanışmamış olsam belki tenisten haberim bile olmayacaktı. Neyse ki Bianca şanslıymış ve babasının bir spor çevresi varmış.

Bianca’daki yeteneği mühendis babası mı keşfetmiş?

Tabii ki hayır.

Anne ve baba Andreescu demiş ki “Spor bir insanın hayatındaki en önemli yapı taşıdır.”

Böyle demişler çünkü Romanya’da da uzun yıllar öncesinden gelen bir spor kültürü ve disiplini var. Küçük Bianca jimnastik yapmış, yüzme yapmış, buz pateni yapmış, futbol oynamış ve sonra bakmışlar ki bu çocuk için en uygun spor tenis. Bianca’nın ilk antrenörü Gabriel Hristache diyor ki, “Bianca’ya bazı testler yaptıktan sonra temel teknikleri öğrettim. Bizde (Romanya’da) hiçbir alanda, okulda bile, temelin ne kadar önemli olduğunun insanlar farkında değildir. Fakat iş spora gelince her şey temel üzerine kurulur, bunu bilirler. Temeli attıktan sonra üzerine kaç kat çıkacağına bakarsın.”

Baba Nicu Andreescu’nun Romanya’da işleri iyi gitmesine rağmen anne Maria istediği düzeni kuramamış ve Kanada’ya dönmeye karar vermişler. Burada da ilginç bir durum var. Bizde olsa Nicu’nun işleri tıkırındaysa Maria’nın işine kim bakar! Yine de Bianca’nın geleceğini düşünmüş olmalılar diyelim de sosyo-kültürel bir tartışma açmayalım ama isteyen açsın tabii.

Kanada’ya dönüşte Bianca ilk iş olarak Ontario Raket Kulübüne yazdırılmış. Sonra da Kanada Tenis Federasyonunun Toronto’daki U14 Tenis Eğitim Merkezine seçilmiş. Bianca halen Kanada Tenis Federasyonu programında eski Fransız tenisçi Nathalie Tauziat ile çalışıyor. Nathalie Tauziat kim oluyor, Kanada Tenis Federasyonu onu işe alıp “Bizim çocukları yetiştir” diyor? Kendisi 1998 Wimbledon finalisti olur, WTA 3 numaraya kadar yükselmişti. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’tan (kendisi yakınlarda vefat etti biliyorsunuz) 2004 yılında Legion d’honneur (Şeref Nişanı) almıştı. Tauziat aynı zamanda Eugenie Bouchard ve Aleksandra Wozniak koçluğunu yapmıştı. Bianca Andreescu şu anda WTA sıralamasında 6 numara olarak Kanada’nın zirvedeki oyuncusudur. Peki, Bianca’ya iki yıl önce “Neden profesyonel tenise geçmiyorsun” diye soran kimdir? Simona Halep.

Bianca Andreescu’nun içinde bulunduğu ortama dikkat ediniz.

Şimdi de başlıktaki soruya gelelim.

Avustralya’da yaşayan Liverpool doğumlu bir İngiliz Ray Wood. Brisbane’de bir futbol kulübünde altyapı antrenörlüğü yapıyor. On yaşında Livinnia ve dört yaşında Paloma adlı iki kızı var. Bu Ray Wood bir karar veriyor ve “Gezegenin bugüne kadar gördüğü en iyi iki tenisçiyi yetiştireceğim” diyor. Masrafları karşılamak için de ek iş olarak taksi şoförlüğü yapıyor. Tabii Paloma henüz küçük ama Livinnia gerçekten de çok başarılı bir sporcu. Sekiz yaşındayken Avustralya’da kendi yaş grubunda bir yılda 17 turnuva kazanıyor. Livinnia’nın özel bir koçu var; aylık masrafları bizim paramızla 8000 TL tutuyor ve giderek de artıyor. Livinnia haftada 9-10 saat tenis antrenmanı ile 4-5 saat atletizm yapıyor. Pacific Sports Management diye bir menajerlik firması ile çalışıyor. Wood’un hedefi İspanya’da çalışmalara devam etmek. Sebebi de Avustralya çıkışlı Avrupa’da dolaşmanın hem masraflı hem de yorucu olması.

 

MARTINA DİYOR Kİ…

Bu neden Avustralya’da haber olmuş bilmiyorum ama bir PR çalışması da olabilir.

Yine de Ray’in planlarını Martina Navratilova’ya sormuşlar, o da anlatmış.

“Her şeyden önce çocuklar üzerindeki baskıyı kaldırmak gerekir. Şampiyonların yaratıldığı fikrine hiç katılmıyorum. Şampiyonlar şampiyon olarak doğar ve eğer uygun ortamlar yaratılırsa ortaya çıkar. Ben 12 yaşıma kadar haftada dört saat tenis oynuyordum ve bana ne kazandırdığı ortada. Fizik yapı çok önemlidir. Kızların boyu 160 cm olacaksa hiçbir gelecek yoktur, eğer çok özel atletik yetenekleri yoksa tabii. Her şey uzun yıllar boyu yolunda giderse bu iki kızdan biri belki ilk on içinde olabilir ama bir numara? Piyango bileti de alabilirsiniz! Bütün yumurtaları bir sepete koymak gibi bir şey bu. Çocuklar üzerinde büyük baskı oluşturuyorsunuz ve umarım bu çocuklar her ne yapıyorlarsa, yaptıklarından mutludur. Böyle aileler çok gördüm. Çocuklarını günde 4-5 saat kortta antrenmana sokuyorlar ve sonuç hiç de iyi değildir. Bu çocuklar erken yaşlarda fiziksel ve mental anlamda yanıyor ve spordan uzaklaşıyor. Ray’a başarılar dilerim ama benim çocuklarım olsa böyle yetiştirmezdim. Şampiyon olmak isteseler ve bu potansiyeli görsem bile bu kadar katı bir bakışım olmazdı.”

Sona geldik…

Navratilova’ya katılıyorum.

Sırf canınız öyle istiyor diye çocuğunuzdan bir şampiyon çıkaramazsınız. Şampiyon sporcu dünyaya bu özellikleriyle gelir ve uygun ortamlar sağlanırsa kendini gösterir. Fakat bu da sizin istediğiniz bir sporda olmak zorunda değildir. Bianca örneğinde olduğu gibi farklı spor dallarında, yetkin antrenörler gözetiminde çocukları spora başlatmak, gözlemek, raporlamak, testler yapmak ve kendisinin de severek yapacağı en uygun sporu bulmak gerekiyor. Bu spordaki gelişiminde de çocuğun yiyeceği baskının dozuna dikkat edilmelidir ki gelecekte de elinizde ve evinizde bir sporcu kalsın.

Billie Jean King’in dediği gibi “Pressure is privilege / Baskı ayrıcalıktır.”

Başarılı sporcular baskı ile ve baskı altında mücadele etmesini öğrenmiş insanlardır.

Fakat…

Her şey zehirdir, önemli olan dozdur.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

GZ

TÜNELİN UCU

TÜNELİN UCU

MOZOTROS AİLESİ

MOZOTROS AİLESİ