28 Şubat 2021 Pazar 01:02
vakko
vakko

Sinema tarihinin en iyi filmleri kişisel listem: SİNEMA TARİHİNİN EN İYİLERİ - 4

Önceki üç yazımda sinema tarihinin en iyi filmleri kişisel listemin ilk 24 filmi aracılığıyla sinemasever okurlarımla 7. Sanat’ın kült filmleri arasında bir geziye çıkmıştık. Kaldığımız yerden bu keyifli yolculuğu sürdürüp listedeki 25-32 soralar arasındaki filmlerle bu yazı serisi defterini kapıyorum.

Viktor APALAÇİ Sanat 6991 görüntüleme
6 Mayıs 2020 Çarşamba

25-Saul’un Oğlu (2015)

Macar yönetmen Laszlo Nemes kariyerinin ilk uzun metrajlı filmi, Holokost filmlerinde kilometre taşı hüviyetindeki ‘Saul Fia’ile Cannes’da Jüri Büyük Ödülü, FİPRESCİ En İyi Film ve Yabancı Dilde En İyi Film Altın Küre ödüllerini kazandı.

Nazi dehşetine özgün bir bakış açısıyla yaklaşan film, kararlılık, azim, yazgı temaları etrafında dönen konusuyla, alışıldık Holokost filmlerinden ayrı bir yerde duruyor. Nazilerle işbirliği yapmaya zorlanan Yahudi tutsak Saul’un hayatının iki gününe tanık olduğumuz filmde bir babanın oğluna karşı son görevini yerine getirmek için çırpınışını izliyoruz. Sinematografik açıdan çarpıcı ve özgün bir mizansenle anlatılan filmde, kamera sadece Saul’un yakın plandan çekilmiş yüzüne odaklanıyor. Arka planda gelişen trajedi sadece ses bandı aracılığıyla veriliyor.

 

26-Cinnet / The Shining (1980)

Stanley Kubrick’in korku başyapıtı ‘Cinnet’, konusunu aldığı romanın yazarı Stephen King’i meşhur etti. 50 yıllık parlak kariyerinde, çoğu başyapıt 13 film yapan Kubrick, kullandığı çekim teknikleri ve mükemmeliyetçiliği ile tanındı. ‘Cinnet’te elindeki yangın baltasıyla gece yarısı ıssız otelin bahçesinde, labirenti andıran, karla kaplı yerdeki ölümcül takip sahneleri korku filmi antolojilerine girdi.

İyileşme aşamasındaki alkolik yazar Jack, Colorado Rockers’deki bir otelde sezon dışı bekçilik işi alır. Eşi Wendy ve küçük oğlu ile bu otele giden, ruhi dengesi bozuk Jack zamanla cinayete meyilli hale gelir ve elindeki baltayla ailesini kovalar. Jack Nicholson ‘Guguk Kuşu’ndan (1971) sonra, bu filmlerdeki performanslarıyla, deliliğin eşiğindeki karakterlerin en karizmatik aktörü oldu.

 

27-Yeraltı (1995)

Sırp yönetmen Emir Kusturicabaşyapıtı ‘Underground’ile Cannes’da ‘Babam İş Gezisinde’den sonra ikinci Altın Palmiye’sini kazandı. Duşen Kovaçeviç ile müştereken yazdığı senaryoyu Kusturica, coşkulu  bir müzik eşliğinde, çılgın tempolu bir mizansenle sinemaya uyarladı.

II. Dünya Savaşı bitmek üzere iken yeraltı silah üreticisi komünist Marco (Miki Manojlovic) sevgilisi Becky ve yoldaşlarını yeraltında bulunan bir mahzene yerleştirir. Silah üretmeye devam eden yeraltı halkından Marco, savaşın bittiğini gizler. Balkanlarda yaşanan dramı çarpıcı bir şekilde gözler önüne seren  film Goran Bregoviç’im görkemli müzikleri ve fantastik finaliyle hafızalara kazınır.

 

28-Büyük Diktatör (1940)

Charles Chaplin’in bilinen ironisiyle Faşizmi ve Faşist toplum yapısını sert bir şekilde eleştirdiği ‘The Great Dictator’, büyük ustanın ilk sesli filmidir. Bu politik komedide Chaplin tarafından canlandırılan Adolf Hitler karikatürleştirilir. ABD’nin Nazi Almanya’sıyla hâlâ barış anlaşması içinde olduğu, savaşa henüz girmediği 1940 yılında çekilen film, gösterime girdiği yıllarda Almanya’da yasaklanmıştı.

Chaplin’in senaryosunu yazdığı, fetiş oyuncusu Paulette Goddard ile çevirdiği filmin konusu şöyle: Fakir ve iyi niyetli Yahudi berber bir gün karışıklık sonucu diktatör Adenoid Hynkel ile karıştırılır. Halk arasında berberin yaptığı konuşma herkesin hayatına dair birçok şeyin değişmesine yol açar.

 

29-Raşomon (1950)

Venedik’ten Altın Aslan ödüllü ‘Raşomon’, dönemini aşan teknik başarıları ve sinemasal özellikleriyle, yaratıcısı Akira Kurasawa’yı ve Japon sinemasını dünyaya tanıtan film olmuştu. Kurasawa’nın senaryosunu yazıp yönettiği film, kuytu bir ormanlık alanda işlenmiş olası iki suç etrafında dönen bir gerilimdir; bir kadına tecavüz ve samuray eşinin korkunç ölümü.

Film olaya dört kahramanının bakış açısından yaklaşır. Bunlar tecavüz edildiği iddia edilen kurban, itham altındaki haydut, cesedi bulan oduncu ve ölü adamın hayaletidir. Kurasawa bir polisiyede olduğu gibi zanlıları ve delilleri takdim eder, seyirciden sonuca kendisinin varmasını ister.

 

30-İhtiyar Delikanlı (2003)

Güney Koreli Park Chan-Wook’a uluslararası  arenada  şöhreti sağlayan ‘intikam üçlemesi’nin ikinci filmi ‘Oldboy’bir intikam filminden çok, bir çaresizliğin incelenmesidir. Zira filmin kahramanı, kendi halinde bir zavallı olan Oh Deasu, neden veya kim tarafından olduğunu bilmeden kaçırılıp 15 yıl boyunca bir odada hapsedilmiştir.

Oh kaçtığında kendisini esir tutanın kimliğini öğrenmek ve öç almak için yola koyulur ama esaretinin, eski bir haksızlığın öcünü almak için tasarlanmış olduğunu öğrenir. Cannes Film Festivalinde Jüri Büyük Ödülü kazanan bu filmin ‘remake’ini, aradan on yıl geçtikten sonra, aynı başlıkla Spike Lee yaptı. Chan-Wook’un sineması bizleri intikam olgusunun derinliklerine götürürken Güney Kore’deki düzenin ve kültürün ikiyüzlü tavrını eleştirir.

 

31-Asi Gençlik (1955)

Henüz 24 yaşındayken ölen, sinemanın efsanevi aktörlerinden James Dean ile özdeşleştirilen ‘Rebel Without A Cause’sinema tarihinin isyankâr gençlik konulu kült filmidir. Bir tiyatro oyunundan Nicholas Ray’in senaryosunu yazıp yönettiği film, büyümenin getirdiği sorunlarla boğuşan isyankâr genç Jim’in, yeni taşındığı kasabada kendisi gibi sorunlar yaşayan yaşıtı Judy ile olan hikâyesini anlatır. 17 yaşındaki Jim anne babasının  yalan söylemekten vazgeçmelerini istemektedir.

Jim onlara baktığında riyakârlıktan ve başarısızlıktan başka bir şey göremez. Nicholas Ray genç karakterlerini sömürmez, onların duygularını paylaşır, bir kuşak için gençlik sıkıntısının simgesi James Dean’den güçlü bir performans koparmayı başarır. Jim dengesiz ve şiddet eğilimlisidir ama sosyopat değildir, o bir  kurbandır ve davası da hakikattir.

 

32-Persona (1966)

İsveç sinemasının yetiştirdiği en yaratıcı yönetmen olan Ingmar Bergman’ın ‘Persona’sı, ana ilişki çözülmedikçe korku filmine dönen yoğun bir psikolojik dramdır. Gizemli bir şekilde sessizleşen ünlü bir aktrise (Liv Ullmann) bakması için genç bir hemşire (Bibbi Anderson) görevlendirilir.

Hemşire, sessizliği doldurmak için kadına genç kızken kürtaj yaptırdığı dâhil tüm sırlarını anlatır. Fakat aktrisin kendisini psikanalize tabi tuttuğunu fark ettiğinde işler çirkinleşir. Film hastalığın ve deliliğin umutsuzluğunu inceler. Kişisel, özgün, taklit edilemez üslubuyla, filmlerinde izleyicisini insan ruhunun katanlık labirentlerine götüren Ingmar Bergman kariyeri boyunca hayatından kesitler sunduğu yapıtlarında hastalıkların üzerine gider.

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

GZ

MOZOTROS AİLESİ

MOZOTROS AİLESİ

TÜNELİN UCU

TÜNELİN UCU