27 Eylül 2020 Pazar 23:48

İki günde Sofya

Cako TARAGANO Seyahat 15307 görüntüleme
12 Ağustos 2020 Çarşamba

Geçtiğimiz yaz, Yunan Adalarına yaptığımız seyahat için altı aylık vize alınca, bunu değerlendirmek için bir gezi daha planlamaya karar verdik.

Bu kez rotamızı Bulgaristan ve Sofya’ya çevirdik. Önce arabayla gitmeyi düşünürken, tren imkânını araştırmaya karar verdik.

Her akşam saat 22.00’de Halkalı’dan hareket eden tren, ertesi sabah 8.00’de Sofya’ya varıyor. Farklı bir deneyim olabileceğini düşünerek fikre sıcak baktık ve hemen Sirkeci’den biletlerimizi aldık. Değişik ve güzel bir hafta sonu tatili bizi bekliyordu.

Tren tam saatinde hareket etti. Kompartımanda biraz sohbet, biraz atıştırmalıklar vs. derken yataklı vagonlarımızda dinlenmeye çekildik. Yolculuk, pasaport kontrolleri ve gümrük geçişleri sırasında biraz sıkıcıydı. Çünkü tam dalarken uyandırılıyorduk. Anlayacağınız, dinlenmeyi düşünürken sabah daha yorgun uyandık.

Sofya’ya planladığımızdan 1,5 saat geç vardık. 9.30’da trenden indik. Airbnb’den kiraladığımız evi öğlenden önce teslim edemeyeceklerinden valizlerimizi gardaki emanete bırakıp istasyondaki büfelerinden birinde börek ve kahveyle kahvaltımızı ettik. Börek müthişti, lezzeti ve sıcaklığı damak çatlatan cinstendi. Anlaşılan burada Balkanların böreklerine doyacaktık.                           

Kısa mola sonrası, garın yukarısındaki metro istasyonuna çıkıp, şehir merkezine iki durak mesafedeki Serdika’ya gittik. Yola çıkmadan haritayı detaylı olarak incelemiştim. İlk etapta gitmeyi planladığımız tüm yerlere haritanın izinden devam ettik.

Cumartesi (Şabat) olduğundan belki duayı yakalarız düşüncesiyle, sinagogdan başlamaya karar verdik. Ancak kapıdaki görevli dua sırasında bizi içeriye alamayacağını, istersek ertesi gün ziyarete gelebileceğimizi belirtti. Sinagogun hemen karşısında yer alan, Mimar Sinan’ın Banyabaşı Camisini fotoğraflayıp, gezmeyi ertesi güne bıraktık. Eski hal binasının önünden geçerken hem görmek hem de bir kahve molası için içeri girdik. Central Sofia Market Hall, şirin, çok büyük olmayan, yine de içinde her türlü dükkânı barındıran bir alışveriş merkezi. Hatıralık magnet ve kupalarımızı alıp yola devam ettik. Hal binasını karşısındaki dev yapı ilgimizi çekti: TZUM. Şöyle bir kapısından bakalım derken karşımıza Jerusalem Kosher Restaurant çıkmaz mı. Ertesi günün yemek programına da burayı aldık.

HIZLI ŞEHİR TURU

Sofya’ya ismini veren Azize Sofiya’nın 22 metre yüksekliğindeki heykeli önünde fotoğraflar çektik. Sonra yolumuzun üstünde St. Petka Kilisesine girdik. Ortodoks kilisesi olup 11. yüzyılda Aziz Petka anısına yapılmış. Bulgaristan ulusal kahramanı Vasil Levski’nin mezarı da burada bulunuyor. Çıkışta Adalet Sarayı önünden geçip trafiğe kapalı alanı takip ederek Vitosha Caddesine yöneldik.

Dünya şehirleri arasında bu tarz birçok caddeleri gezmiştik. Bizdeki İstiklal Caddesi gibi. Ancak burası daha sakin, daha az kalabalık ve bir o kadar keyifliydi. Zaman zaman vitrinlere bakarak zaman zaman çevreyi fotoğraflayarak caddeyi bitirdik. Kiraladığımız ev caddenin sonundaki köşedeydi. Evin yerini tespit ettikten sonra yemek için cadde üstünde bir İtalyan restoranına girdik. Aslında otantik Bulgar yemekleri tatmak istiyorduk ancak caddede bulamadık. Üç peynirli makarna, vejetaryen pizza ve biradan oluşan, beklentimizin üstünde lezzetli yemeğimizi afiyetle yedik.

Vitosha Caddesi

Tren garındaki emanetten çantalarımızı aldık eve bırakıp yola devam ettik. Hava kararmadan şehri gezmek istiyorduk. Metroyla Sofya Üniversitesine geçtik. Şehir adım başı park ve bahçelerle dolu. Her taraf yeşillik ve ağaçlar içinde. Bu parklardan birinin içinden geçip akşam vakti adeta bizi çağıran çan seslerine yöneldik. Muhteşem görünümlü Alexander Nevsky Katedraline geldik. Kilise 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında ölen Rus askerlerin anısına yapılmış. Yapımında tam 200 bin kişinin çalıştığını ve 30 yılda tamamlandığını öğrendik. Aynı anda 10 bin kişi ibadet edebiliyormuş. Görüntüsü ve ihtişamı nefesimizi kesti.

Katedralde vakit kaybetmeden devam ettik. Yol üstünde ulusal kütüphaneyi, parlamento binasını, St. Sofia Bazilikasını, Rus kilisesini, ulusal sanat galerisini, hızlıca geçip tekrar Vitosha Caddesine yöneldik. Burada pasta kahve keyfi yapmak için sokak ortasındaki cafelerin birinde oturduk. Harika bir havada biraz etrafı izleyip seçtiğimiz çikolatalı pastanın tadını çıkardık.

Akşam saatlerinde evimizin yolunu tuttuk. İki yatak odalı, iki banyolu, büyük bir salonu olan güzel bir evdi. Uygun fiyatı, trafiğe kapalı alana beş adım mesafede olması da cabasıydı. İsabetli bir seçimle iki aile için ideal bir ev seçmiştik. Şortlarımızı giyip salonda sere serpe oturup, meyvelerimizi yerken, önümüzdeki yıl gerçekleştirmeyi düşündüğümüz seyahatleri programlayarak yatma vaktini yakaladık.

Ertesi sabah, tadı damağımızda kalan börekle kahvaltımızı yapmak için Vitosha Caddesine çıktık. Her şehirde yaptığımız, olmazsa olmaz market alışverişi için belirlediğimiz markete yönlendik. Ününü önceden duyduğumuz Bulgaristan’ın meşhur Kaşkaval dedikleri peynirlerinden almak istesek de bizim peynirlerden pek bir farkı olmadığını anlayıp almadık. İstanbul’da bulunmayan ufak tefek lezzetlerden sepetimize koyup kendimizi dışarı attık.

İHTİŞAMLI BİNALAR

Ertesi gün, önce çantalarımızı gara emanete bıraktıktan sonra günün programına başladık. Bir gün evvel göz attığımız yerleri içimize sindire sindire gezmek arzusundaydık. İlk, gündüz gözüyle görmek için üniversitenin bulunduğu durakta indik. 1888’de kurulan üniversite Bulgaristan’ın en eskisi unvanını taşıyor. 15 fakültede 14 binden fazla öğrenci öğrenim görüyor. Hemen karşısındaki parktan geçerek Alexander Nevsky Katedraline geldik. Devasa boyutları, kubbesi ve mimarisi hayranlık uyandırıyor. Dış görüntüsü içinden daha görkemli ve göz alıcıydı. Katedralin arka çaprazındaki parlamento binası diğer büyük ve görkemli binalara nazaran daha mütevazı. Ardından katedralin karşısında kurulan bit pazarını gezdik. Pazarda tarihi para koleksiyonları, rozet ve kokartlar, madalyalar, silah ve kılıçlar satılmakta. Eski eser koleksiyoncuları için harika bir pazar. Eski eşyaların yanında dini ikonlar, matruşkalar, magnet gibi hediyelikler de bulunuyor. Bir-iki hatıra eşyası aldıktan sonra parkın içindeki Rus kilisesine yöneldik. Soğan başlı kule ve kubbeleriyle tipik Rus kilisesi tarzında. Yolumuzun üstünde olan Ulusal Sanat Galerisi ve İvan Vazov Ulusal Tiyatrosunun binaları çok görkemli. Bina, anıt, cadde ve parklar devasa boyutlarda, Rus komünist döneminin etkisinde kalmış ve etkilenmişe benziyor. Yürürken karşımıza çıkan Cumhurbaşkanlığı binasının avlusuna girdik. Kapısında süslü kıyafetleriyle askerler nöbet tutuyor. Binanın avlusunda St. George Rotunda kilisesi bulunuyor. Kilise Bulgaristan’ın bilinen en eski yapısıymış. Roma döneminden kalan kilise aynı zamanda Roma Rotunda’sı olarak biliniyor. Rotunda, yuvarlak kubbeli yapı anlamına geliyor.

Kasım ayı başı olmasına rağmen hava açısından şanslıydık. Yürüyerek sinagogun olduğu Serdika durağına vardık.

Sofya Sinagogu

Sinagogun kapısını çaldığımızda bizleri içeri aldılar. Bizler gibi 10-15 turist daha vardı. Fotoğraflar çektik, sinagog ve Sofya Yahudileri hakkında bilgiler aldıktan sonra karşısındaki Banyabaşı Camisine geçtik. Mimar Sinan’ın eseri olan cami Avrupa’nın en eskilerindenmiş. Zamanında Kadı Seyfullah Efendi yaptırdığı için, bazı kesimler tarafından bu isimle de anılırmış. Burada Türkçe konuşan Bulgar Türkleri ile Türkiye’den gelen turistlerle karşılaştık.

BULGAR MUTFAĞI

Hemen hemen görmedik yer kalmamıştı. Yine çok keyif aldığımız Vitosha Caddesine doğru ilerledik. Kuruyemişçileri çok güzel. İstanbul’da sadece birkaç lüks kuruyemişçide satılan yemişlerden azar azar aldık.

Gün içinde yediğimiz atıştırmalıklardan dolayı aç değildik. Yemeğimizi geç yiyip, trende akşam yemeği ihtiyacı duymamayı planlıyorduk.

Bu amaçla 16.30’da, bir gün evvel bulduğumuz kaşer restorana gittik. Ortaya birkaç meze ve salata ile şnitzel, tavuk döner (Şvarma), patates tava gibi herkesin zevkine uygun siparişler verdik. Buz gibi bira da yemeğimizin tamamlayıcısı oldu.

Yemekten bahsetmişken Bulgar mutfağından fazla tadamadıysak da öğrendiğim bilgileri paylaşayım. Bulgar lezzetleri de Yunan mutfağı gibi bizimkine benziyor. Öncelikle börekleri çok çeşitli ve lezzetli. Salataları yine Yunanistan’da karşılaştığımız gibi Grek salata; çoban salatanın üstüne rendelenmiş peynirle servis ediliyor ve Shopska deniyor. Peynirlerinin genel adı kaşkaval. Bizdeki cacığa, Yunanistan’da ‘caciki’, burada ise ‘tarator’ deniyor. Kebap, burada ‘kebapçe’, tavuk çorbası ‘pileşka’. Yerel Bulgar çorbasının ismi ‘bob’. Kuru fasulye çorbasından işkembeye kadar geniş çorba çeşidi var. İçkiler çok ucuz. Güzel bir şarap yaklaşık 2- 3 €.

İki tam güne sığdırabildiğimiz Sofya gezisinden aktarabileceklerim bu kadar. Tren ile yaşadığımız değişik bir deneyimle yeni bir coğrafya, yeni bir kültür ile tanışmanın keyfiyle dönüşe geçtik. Seni tanımaktan mutlu oldum Sofya. Da se vidim. Obichkah te.

 

Etiketler:

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR