3 Mart 2021 Çarşamba 15:35
vakko
vakko

‘Bir Sabah Galata’da Uyandım’

"Keşke bir yolu olsaydı, geçmişe iltica edip, anılarda mülteci kalmanın..." demiş, şair Cahit Külebi… Geçmişe iltica şimdilik biz fanilerin gücünün dışında olsa da, ‘Bir Sabah Galata’da Uyandım’ adlı kitabıyla Şalom Dergi Genel Yayın Yönetmeni Suzan Nana Tarablus okurlarını, geçmişin İstanbul’una tarihi bir yolculuğa çıkarıyor.

Sanat 6076 görüntüleme
4 Kasım 2020 Çarşamba

Lolita Nahmias Haleva


Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Serdar-ı Ekrem Sokak, Kamondo Han’dayız. Öncelikle, hanın yeni sahipleri Madam Raşel’le (Gerson) çocukları Marcel, Jermaine ve Renato’yla tanışıyoruz. Üst katta, en güzel manzaralı dairede ‘Güreşçi Hayim Baba’ (Biçaço) ve karısı Raşel ile çocukları Ceni, Momo, David… Yan komşuları Mösyö Mitrani ve karısı Meri… Alt dairede, üç nesil bir arada Heskia-Taragano-Salti klanı… Ve daha kimler… Çatı katında, tüm bu cümbüşün dışında kalan ünlü bir ressam: Abidin Dino. İki numaralı dairede ise, Kamondo Han’ın en vefalı sakini ShuHungTing veya Kamondo sakinlerince bilinen adıyla, efsanevi ‘Mösyö Şü’… Kamondo Han’da yaşamlar ortak, evlerin kapıları ardına kadar açık… Binanın - ‘Boğaz’dan Marmara’ya, Kız Kulesinden Adalar’a’ - eşsiz manzaralı terasında cümbür cemaat piknikler, içilen çaylar, atılan kahkahalar… Bunun yanında, birçok ailenin yaşamında derin izler bırakmış Yirmi Kur'a Nafıa Askerliği, Varlık Vergisi, Holokost ve 6-7 Eylül Olayları… Yaptığı söyleşilerle, Kamondo Han ağırlıklı olmak üzere, Galata genelinde 1930 - 1960’lı yıllar arası Yahudi yaşamından kesitler sunan Tarablus, kendi ailesinden de yaşanmışlıkları okurla paylaşıyor. Keyifli olduğu kadar hüzünlü bir okuma… Suzan Nana Tarablus’la Bir Sabah Galata’da Uyandım adlı kitabını konuştuk.

Sevgili Nana, Galata’da Yahudi yaşamına ilişkin söyleşilerine ta 1995 yılında başladın. Bu söyleşilerin kapsamını genişletip bir kitapta toplama fikri nasıl oluştu?

1994-95 yıllarında, Galatalı gençlerin önayak olduğu Galata Platformu’nun inisiyatifinde, ‘Kamondo Han Yıkılmasın’ doğrultusunda bir kampanya vardı. ‘Yahudi Mahallesi’ diye adlandırılan bu yörede, Kamondo Ailesi’nin inşa ettirdiği tarihi bir bina olarak Kamondo Han ilgimi çekmişti. O dönem benzer bir konuda yaptığım söyleşiler/canlı tanıklıklar bir belgeye dönüşsün, geçmişin anlatıları ile bugünün tanıklıkları bize bizi anlatsın istedim. İstanbul’un kentsel belleğinde önemli bir yeri olan ‘Kamondo Hanlılar’, daha geniş bir perspektiften bakarsak Galatalı Yahudiler, kendi ailemden izler taşıyordu. Çalışmam sırasında şunu fark ettim ki, benzer bir yaşam tarzını paylaşıyorlardı. Bu nedenle kendi aile hikâyemden kesitlere de yer verdim. Amacım sözlü tarih çalışması yoluyla Türk Yahudi toplumunun kültürel belleğinin ortaya çıkarılmasına katkıda bulunmaktı. ‘Yahudi Mahallesi’ olarak tanımlanmış Galata ve çevresiyle ilgili hatıraları, duyguları aktararak, bu amacı gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Öz olarak şunu söylemek isterim: Ben sadece Kamondo Han üzerine bir çalışma yapmadım. İstanbul gibi çok kültürlü bir kentin mekânsal olanaklarında, Galata Yahudilerinin  ‘azınlık’ olarak kendilerini nasıl konumlandırdıklarını, kendilerine özgü ‘kimlik’ ve ‘kültürel bellek’ algılarını, geniş toplumla ilişki biçimlerini açığa çıkarmaya çalıştım. Başlangıçta bir hipotezle yola çıkmadım. Fakat süreç içinde, görüşmeler kendi kavramsal çerçevesini üretti.

Bu kitap kapsamında, bir kısmı yurtdışında yaşayan pek çok kişi ile temasa geçtin. Bu kişilere nasıl ulaştın?

İnsanlara ulaşmam hiç de zor olmadı. Bu konuda gerçekten çok şanslıyım. Kartopu örnekleme yoluyla insanlara ulaştım. Bunda tabii benim yıllar içinde kurduğum dostlukların büyük payı vardı, şüphesiz. Her görüştüğüm, komşusunu, arkadaşını andı; ortak hatıralarını anlattı. Aslında çok daha fazla görüşmecim vardı. Bu çalışma için belirlediğim sayıya ulaşınca, durmak zorunda kaldım. Fakat elbette sözlü tarih çalışmalarım devam ediyor.

Geçmiş, kimisi için ‘Pandora’nın Kutusu’… Temasa geçtiğin, ancak anılarını paylaşmak istemeyen Kamondo Han/Galata sakinleri oldu mu?

Tam tersine! Ulaştığım herkes o yılları büyük bir keyifle anlattı. Kimisi için bu paylaşım belki ‘Pandora’nın Kutusu’nu aralamak veya açmaktı. Bazı tanıklıklar öylesi bir keyifle paylaşıldı ki, hani neredeyse kendimi ailenin bir ferdiymişçesine hissettirdi. Birlikte hüzünlendiğimiz gibi birlikte de kahkaha attığımız oldu! Çalışmam tamamlandığında, artık ben de bir ‘Kamondo Hanlı’ydım! Ben de bir Galatalıydım.

Bireyselliğin ön planda olduğu, yaşamın ağırlıklı olarak çekirdek aile bazında yaşandığı günümüz dünyasıyla kıyaslandığında, Kamondo Han’ın Yahudi sakinlerinin ‘açık kapı’ yaşantıları oldukça çarpıcı. Bu dönüşüm sence nasıl oluştu? 

Görüşmelerden sonra şunu net bir biçimde anladım ki, her toplumsal katmanda, her zaman olduğu gibi, o dönemin Yahudi toplumu içinde de sosyo-kültürel anlamda gruplaşmalar vardı. Her şeyin başında birçok ailenin kökeni farklı Osmanlı vilayetlerindendi. Yüzyılın başında Rusya’dan, Kafkaslardan ülkeye sığınan göçmenleri unutmayalım. Her aile ‘daha iyi yaşam’ şartları için ülkesini, kentini, hatta mahallesini geride bırakıp Galata’ya gelmişti. Aynı sosyo-ekonomik sebeplerle yol almış olmanın getirdiği birlik duygusunun hâkim olduğunu düşünüyorum. Benzer şekilde ‘gurbetteki birliktelik’ de söz konusu olabilir… Bir de ‘ev kadını’nın hayır işleri dışında gidecek fazla yeri olmaması da “açık kapı” yaşantıları ile ‘kurumsallaşmış’ kadın toplantılarının boyutunu anlamamıza yardımcı oluyor. Aslında gerçek komşuluk, tüm mutluluklar ile hüzünlerin paylaşımı değil midir? Bireyselliğin yaşam mottosuna dönüştüğü günümüzde tüketimin artması, çalışan kadın, eşit haklar, büyük beklentiler şüphesiz ki insanlar arası ilişkilere farklı bir boyut getirdi. Sonucunda da birey yalnızlaştı. Kamondo Han’da ise hayat her zaman başka türlü aktı. İç içe olmasa da, yan yana!

Anılarına başvurduğun kişilerden Henri Geron’un yanı sıra, ailenizin büyük-dayısı Daniel Behar’ı ‘Maître’ (Üstat-avukat) olarak tanımlıyorsun. Bu sıfatı biraz açar mısın? O döneme özgü bir tanımlama mı?

‘Maître’, üstat-avukat anlamında, 20. yüzyılın ilk yarısında, Frankofon İstanbulluların kulaklarının aşina olduğu bir sözcük. Sanıyorum, ‘maître’ olarak anılmak sıradan bir durum değildi. Ailemizin büyük-dayısı, babamı büyüten Daniel Behar bu sıfata sahipti. Farklı çevrelerde sayısız insanın takdirini kazanmış, yıllar sonra bile yaptığı iyiliklerin anlatılmaya devam edildiği bilge bir kişilikti. Bu nedenle ailemizde önemli bir karar alınacaksa, muhakkak ona danışılırdı. Kendi yaşam deneyimimden yola çıkarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim, ‘maître’ olmak, ‘ustalığı’ da kapsayan, hayırseverlik, iyilik ve anlayışla özdeşleşmiştir.

Önsözün sonunda, “Çünkü hayatlarımız, bizi hatırlayan son insan kadar uzun…” diyorsun. Türk Yahudilerinin bir zamanlar yoğun olarak yaşadıkları farklı semtlerle ilgili benzer projelerin var mı?

“Hayatlarımız, bizi hatırlayan son insan kadar uzun…” sözünü, kitabımı ithafettiğim babamdan duyduğumu anımsıyorum. Evet, yitirdiklerimizi anmanın değerli olduğuna inanıyorum. Kanımca geçmişin bilinci ile bilgi birikimi damıtılınca günümüzü algılamak, her gelişmeye bilgelikle yaklaşmak hayatı kolaylaştıran bir tutum. Çalışmam Galata ile başladı. Galata, Yahudi toplumunun sosyo-mekânsal olarak veya ölçek olarak en yoğun bulunduğu semtlerin başında geliyordu. İstanbul’un bir etno-dinsel haritası çıkarılacaksa, en azından Yahudi toplumu için literatüre katkıda bulunmak isterim. Bu bağlamda Balat-Hasköy, Kuzguncuk ve Adalar odağında çalışmalarım devam edecek.

 

Etiketler:

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR