30 Kasım 2020 Pazartesi 20:54

Çevrimiçi gösterimleriyle 39. İstanbul Film Festivali sinemaseverleri sevindirmeyi sürdürdü

39. Festival defterini kapatıyoruz 150 filmlik programlara alışık İstanbul Film Festivali müdavimleri pandemi döneminde dörtte bir oranda bir seçkiyle yetinmek durumunda kaldılar. Mayıs ve haziran aylarındaki 15’er filmlik online gösterimler de ilave edildiğinde İKSV’nin bu sıkıntılı dönemde iyi iş çıkardığını teslim etmek durumdayız. 39. İstanbul Film Festivali ile ilgili bu son yazımda 40 filmlik seçkinin dört filminden bahsedeceğim. En kalitelisi olan İran filminden başlayalım.

Viktor APALAÇİ Sanat 4383 görüntüleme
11 Kasım 2020 Çarşamba

İran’dan bir toplumsal eleştiri

Abbas Kiorastamisonrası modern İran sinemasında Asgar Farhadi, Jafar Panahi, Mohsen Makhmalhaf, Bahman Ghobadi gibi yenilikçi yönetmenler, toplumsal sorunları gerçekçi bir üslupla işleyen filmleriyle uluslararası yarışmalarda öne çıktılar. Son Berlin Film Festivalinde ‘Şeytan Bunun Neresinde / Sheytan Vojud Nadarad’ile Altın Ayı Ödülü kazanan Muhammed Resulof’un (47) senaryosunu yazdığı ‘Oğul-Ana / Pesar Madar’ 39. İstanbul Film Festivalinin en kaliteli filmlerinden biriydi.

İran rejiminin ülkeden çıkmasını yasakladığı Muhammed Resulof’a, şubat ayında hak ettiği ödülü, filmde rolü bulunan kızı Baran Resulof almıştı. Arkadaşı, ev hapsine mahkûm Jafar Panahi’nin Berlin 2015’te Altın Ayı kazanan filmi ‘Taxi’nin İran’dan gizlice çıkarılıp festivale ulaştırılmasında başrolü oynayan Resulof, İran yönetimince sistem karşıtı propaganda yaptığı gerekçesiyle hapis ve film yapmama cezasına çarptırılmıştı.

Kadın hakları aktivisti yönetmen

‘Oğul-Ana’yı henüz ikinci uzun metrajlı filmini yapan Mahnaz Mohamadi  (45) yönetiyor. Kadın yönetmen Resulof’un kendisine altın tepsi içinde sunduğu zengin senaryonun hakkını, aksamayan bir sinematografi eşliğinde veriyor. Kadın hakları aktivisti olduğunu öğrendiğimiz Mohamadi, İran rejiminin uyguladığı baskıyı protesto eden kısa metrajlı filmleri ve söylemleri yüzünden birkaç kez tutuklanıp hapis cezasına çarptırılmış bir yönetmen. Savaş sonrası İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımını akla getiren bir anlatı damarından ilerleyen filmde, çıkışsızlık yaşayan, bir trajedya kahramanı gibi imkânsız seçimler yapmaya zorlanan bir anne karakteriyle tanışıyoruz.

Geleneklerin baskısı, toplumun acımasız kuralları ve insan eliyle yaratılan görünmez bir cendere mekanizmasının, dul bir kadını zor bir seçim yapma zorlaması, filmde insanın içini acıtan bir tonla anlatılıyor. Bağnaz toplum kurallarının, çevrenin, sıradan insanların hayatını ele geçirmesi konusunu filmin esas meselesi olarak odağına yerleştiren ‘Oğul-Ana’, İran toplumunda tek başına çocuk yetiştirmenin zorluklarıyla başa çıkmaya çalışan bir kadının mücadelesini anlatıyor. Mahnaz Mohamadi olgun sinema dili eşliğinde duyarlı bir filme imzasını atıyor.

İran toplumunun tüm sıkıntılarını, çarpıklıklarını, sosyoekonomik sorunlarını bütün çıplaklığıyla işleyen gerçekçi filmler zincirine eklenen son halka Mahnaz Mohamadi’nin ‘Oğul-Ana’sı oluyor. Bebeğine çocuk bezi alacak parayı denkleştiremeyen Leyla fabrikadaki işini kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya. Önyargılardan kurtulmak, hayata tutunabilmek, çocuklarını besleyebilmek için evlenmeyi düşünüyor. Ancak kendisine evlilik teklifi yapan insanın şart koştuğu engel oğlunun geleceğine dair Leyla’yı büyük bir ikilemle karşı karşıya getiriyor.

Bir annenin çıkışsızlığı

İki çocuklu dul Leyla kapanmak üzere olan bir fabrikada çalışan, 12 yaşındaki oğlu Emir Ali’yi ve kız bebeğini büyütmeye çalışan bir kadındır. Evlenme yaşına gelmiş kızıyla yaşayan, fabrikanın servis şoförü dul Kazım’ın gözüne kestirdiği Leyla’ya yaptığı evlenme teklifleri sürekli reddediliyordur. Leyla’nın teklifi kabul etmemesinin sebebi Kazım’ın oğlu Emir Ali’nin evine gelmesine karşı çıkmasıdır. Zira geleneklere göre aynı kandan olmayan bir genç kızla erkeğin bir evi paylaşması günahtır.

Leyla işten çıkarılınca, bir engelli çocuk okulunda hademelik yapan komşusu Bibi’nin de ısrarıyla Kazım’ın teklifini kabul eder. Bibi, üç yıl süreyle Emir Ali’nin bu okulda iyi bakılacağı sözünü verir. Annesinin kısa zamanda kendisini yanına alacağını söylediği Emir Ali aldatıldığını öğrenir. Annesinden aylarca haber alamayan çocuk çareyi yatılı okuldan kaçmakta bulur. Zekâsıyla Kazım’ı bulur ama oyalandığını görünce kerhen okuluna döner.

İran’daki katı dini yönetimin annesinden ve kız kardeşinden koparttığı, 12 yaşındaki sevgi dolu bir çocuğun çektiği eziyeti, Mohsen Makhmalhof senaryosunda duygu yüklü bir dille işlemiş. Bir annenin oğlunu terk etmemek için sarf ettiği olağanüstü çabanın boşa gitmesi, işten çıkarıldığı için açlığa mahkûm edilişi, sevmediği bir adamla kerhen evlenmesinin oğlunun hayatını karartmasına yol açmasını, bu senaryo bir sistem eleştirisi eşliğinde ustalıkla işliyor.

Çocuk oyuncu Mahan Nasiri yüzüne maske gibi yapışan hüzünlü ifadeyle oynadığı bu sessiz rolde, bakışlarıyla Emir Ali rolünü inandırıcı kılıyor. Annesini oynayan, henüz ikinci oyunculuk denemesindeki Raha Khodayari, çıkışsızlık içinde oğlunu terk etmek durumunda kalan Leyla’da çok başarılı. Hayır işlemek için yaptığı çöpçatanlığı para karşılığında yaptığını öğrendiğimiz yaşlı hademe kadın Bibi’de Maryam Boubani rolünün hakkını veriyor.

Altın Lale galibi film

39. İstanbul Film Festivalinde Altın Lale ve FİPRESCİ Ödüllerini kazanan ‘Atlantis’te Valentin Vasyanovych bizleri 2025 yılının savaştan kırılmış Ukrayna’sına götürüyor. Bu distopik film Rusya - Ukrayna savaşının akabinde bölgenin ruh halini, savaş sonrası travmasını yaşayan asker Sergey üzerinden veriyor. Her sahnesiyle “ileride işler düzelmeyecek, kaos sürecek” mesajını veren, karanlık, kötümser, geleceğe ait umutlara kapılmamamız gerektiğini telkin eden, karamsar ve kasvetli filmi iç sıkıntısı içinde izledim.

Filmin final bölümünde Sergey ile yolu kesişen, bölgede gönüllü hizmet veren Katya’nın kader birliği ettiği kahramanımızla birbirlerine destek verdikleri sekansı çok beğendim. Filmin tek sevişme sahnesi ustalıkla çekilmiş. Stres bozukluğu yaşayan bir askerin öyküsü olarak özetlenebilecek ‘Atlantis’, geçen yıl Venedik Film Festivalinin Ufuklar bölümünün En İyi Filmi seçilmişti. Savaş sonrası harabeye dönen Ukrayna’nın yakın geleceğini tahmin etmeye çalışan distopik film bölgedeki ruh halini sade bir görsel dille gözlemliyor.

39. festivalde gösterilen 40 film içinde en başarılı bulduğum oyuncu Ben Whishaw oldu. İngiliz aktör baştan sona sürüklediği,  Aneil Kaira’nın ‘Alabora / Surge’ filminin hemen her sahnesinde vardı. İlk uzun metrajlı filmini yapan Aneil Kaira, havaalanında güvenlik görevlisi olarak çalışan soğuk, asosyal kahramanı Joseph’in yaşadığı travmayı beyaz perdeye taşıyor. Başta vazifesine bağlı, işini layıkıyla yapan bir genç olarak tanıtılan Joseph’in içinde bir yerde bir şeyler kırılıyor ve çevresine, yaşlı anne- babasına, toplumun tüm uyum kodlarına karşı durduğu benzersiz bir patlama yaşıyor.

Filmi olağanüstü performansıyla ilginç kılıp izleten Ben Whishaw, Joseph rolüyle Sundance Film Festivalinden En İyi Erkek Oyuncu Ödülüyle ayrılmıştı. Bu, belki kariyerinin en parlak kompozisyonu. ‘Alabora’daki banka soygun sekansı, Safdie Kardeşlerin başyapıtı ‘Soygun / Good Times’dan (2017) ödünç alınmış gibi duruyor.

39. İstanbul Film Festivalinde iyi temsil edilemeyen Fransız sinemasından, François Ozon’un ‘85 Yazı / Eté 85’ fiyaskosunun ardından Martin Provost’un ‘İyi Bir Eş Olmanın Yolları / La Bonne Epouse’ adlı vasat filmini izledik. Daha çok oyunculuğuyla tanınan Provost’un kamera arkasına geçip yaptığı yedi film arasında bilinen bir başarısı yok. 1967’de başlayıp Mayıs 68 ayaklanmasında biten konusuyla ‘İyi Bir Eş...’ bizleri Alsace’ın bir ‘ev kadınlığı enstitüsü’ne götürüyor. Genç kızların evlilik dönemlerinde iyi bir eş olmaları için eğitim aldıkları enstitünün yöneticisi Paulette (Juliette Binoche) kocası aniden ölünce dengesini kaybediyor. 60’lı yılların baskın ataerkil düzenini eleştirmek için yola çıkan film, konusunun geçtiği 1968 yılında yaşanan ve 20. yüzyılın en büyük öğrenci ve işçi ayaklanması sayılan ‘Mayıs 68 Olayları’nı es geçiyor. Fransız sineması ‘Mayıs 68’i perdeye taşıma konusunda zayıf not aldı. Bu ayıbı telafi etmek için gayret gösteren tek isim, ‘Godard Ve Ben / Le Redoutable’(2017) ile Michel Hazanavicius oldu.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mozotros Ailesi-İrvin MANDEL

Mozotros Ailesi-İrvin MANDEL

Tünelin Ucu-İzel ROZENTAL

Tünelin Ucu-İzel ROZENTAL