23 Haziran 2021 Çarşamba 12:31
Mett Hotel
Mett Hotel

“Hayatı kurcalıyorum, bozulursa tekrardan yaparım”

Sinemadaki en niş alanlardan biri olarak kabul edilen stop-motion´ı Türkiye´de çektiği reklam filmlerinin yanı sıra klip çalışmalarıyla da istikrar ve başarıyla sürdüren bir yönetmen Ediz Anavi. Sorgulama sancısı başladığından beri hep sanata yöneldiğini vurgulayan Anavi, ilk kısa filmi ´Barber´s Cut´ ile yurtdışında ödüller alarak hepimizi gururlandırdı. Barber´s Cut´ın ardından yaklaşık 35 eser veren Anavi, şimdilerde 1440 kare fotoğrafla oluşturduğu çılgın projesi PHALLEИ - NO WAY BACK klibi ile gündemde.

Zehra ÇENGİL Söyleşi 5478 görüntüleme 1 yorum
20 Ocak 2021 Çarşamba

‘Karanlıkta Tanışma’ isimli etkinliğiyle deneyim mimarlığı yapan, akademisyenlikle beraber çocuklara Zoom üzerinden stop-motion atölyeleri düzenleyen, reklam filmlerine yeni bir soluk getiren Anavi, serüvenini ŞALOM’a anlattı.

 Stop motion filmlere olan ilginiz çocukken izlediğiniz Nickelodeon’daki ‘Prometheus & Bob’ ile başlıyor ve günümüze kadar uzanıyor, hatta meslek halini alıyor. Hedefiniz hep yönetmen olmak mıydı?

Küçüklükten beri animasyonlara karşı hep ilgim vardı. Prometheus & Bob’ı izlediğimde doku olarak bana çok farklı gelmişti ama bu ‘stop-motion’ diyememiştim, öyle bir bilgim yoktu. Seneler sonra araştırmaya başladığımda bunların insanların elleriyle kamera karşısında tek tek kuklaları hareket ettirerek oluşturulduğunu gördüm. Yönetmenlik mesleği üniversiteden mezun olduğumda dahi çok fazla aklımda değildi, endüstri mühendisliği okuyordum. Ailemin işinin boya hammaddesi alım satım üzerine olması yüzünden fen bölümünü seçtim. Fakat her zaman sanatsal bir eğilimim vardı. Hatta geçenlerde duyduğum ve çok hoşuma giden bir sözü de eklemek isterim: “Hayatı kurcalıyorum, bozulursa tekrardan yaparım.” Sanırım kendimi bildim bileli hep hayatı kurcaladım ve kurcalamaya da devam edeceğim. Böylelikle üniversitemin ikinci senesinde bölümümü hiç sevmediğimi ve görsel iletişim, reklamcılık alanında bir şeyler yapmak istediğimi fark ettim. Üniversiteyi yarıda bırakıp, yeni bir bölüm okumaktansa, çalışmak üzerine bir şeyler kovalamak fikri daha cazip geldi. Vimeo’dan ‘bite- size’ videoları izleyerek görsel tarafımı geliştirdim. Sonra bir müzik grubunun albüm cover’ında AR uygulaması karşıma çıktı. Büyülendim ve “bunun peşinden gideceğim” dedim. O zaman İstanbul Çocuk Tiyatrosunun kurucusu Kemal Gürkaynak ile konuştuk ve arttırılmış gerçek uygulamasını Disney’in Trump Towers’ta gerçekleştirdiği bir şovun tanıtımı için uyarlamaya karar verdik. Bu teknolojiyi uygulayan bir şirket buldum. Ve Kenan Doğulu’nun ‘Çakkıdı’ şarkısıyla çocuklara ekranda yanlarında Disney karakterlerini görebilecekleri interaktif bir AR projesi yarattık. Haberlere çıktığımızda çok gururlandık.

Aile mesleğini tercih etmek yerine, tutkunu olduğunuz işin peşinden gitmeye karar verdiniz. Kurulu bir düzen sizin için daha kolay olmaz mıydı?

Ticaretten ziyade zihnimdeki şeyleri somut bir şekilde hayata geçirebilme arzusundaydım. Kurulu düzen de çok kolay olurdu diyemem. Babamı ve beni heyecanlandıran şeyler çok farklıydı, o yüzden onunla zorlu bir süreçten geçebilirdim. Sorgulama sancım başladığından beri yönlendiğim kısım hep sanat tarafı olmuştu.

‘Barber’s Cut’, ilk stop-motion filminiz ve 30’dan fazla festivale katılıp birçoğundan ödülle döndünüz. Filmin çekimleri ne kadar sürdü? Bu kadar yankı getirmesini bekliyor muydunuz?

Barber’s Cut filminin süreci benim için erken başladı. Okulda arkadaşlarım hep ‘kepçe kulak’ diye dalga geçerdi ve ben bunu kapamak için saçlarımla örtmeye çalışırdım. O dönemde bu bir takıntıya dönüştü. 22-23 yaşıma kadar hep uzun saçlıydım. Bir gün canıma tak etti ve saçlarımı kestirmeye karar verdim. Bununla da dalga geçmek istedim. Bunu bir filme dönüştürdüm. Tek tip saç kesen bir çocuk, kendini şekilden şekle sokarsa bu konuyla barışır diye düşündüm. O filmi çektikten sonra benim için bu mevzu tamamıyla kapandı ve bu takıntıyı aştım. Benim için bir psikolojik seans gibi oldu. Bir aya yakın hazırlık aşamamız sürdü, çekimimizi üç günde tamamladık. Sadece obsesif gibi indirdiğim videoları izleyerek animasyon öğrenmeye çalışmıştım. Geri dönüşü de olmayan bir filmdi, çünkü kullandığım bütün saç ve sakallar gerçekti. Hepsi de bana aitti. 2017’de saçım sakalımın birbirine karıştığı bir dönemde, “Eğer bunları kesmezsem kız arkadaşım benden ayrılacak” diye düşündüm ve bu filmle geri dönüştürdüm. Sonrasında askere giderken ‘Soldier’s Cut’ı çektim, ileride de ‘Damat Tıraşı’ gelir herhalde. (Gülüyor) Barber’s Cut’ın bu kadar yankı getirmesini beklemiyordum. Hatta Instagram’dan paylaştığımda 1000 takipçiden 300-400 kişi izledi. Sonra arkadaşlarım tavsiyesiyle festivallere yolladım. Kanada, Kore ve Romanya’ya gittim. “Artık ben yönetmenim” hissiyatını festival sürecini bitirip İstanbul’a döndükten sonra yaşadım.

 

“YURTDIŞINDAKİ FESTİVALLERDE SADECE SALONDAKİ İNSANLARIN İFADELERİNİ İZLEDİM”

Festivallerde izleyicilerden nasıl geri dönüşler aldınız? İlk izlediğinizde salonda onların nabzını tuttunuz mu?

Hiçbir şekilde perdeye bakmadım, sadece aşağıdan yukarıdaki insanların ifadelerini izledim ve inceledim. Montreal’de çok farklı kısımlara güldüler, Seul’a geçtiğimiz zaman zaten Uzakdoğuluların sakalları çıkmadığı ve kılla bir imtihanları olduğundan onlar bütün film boyunca kahkaha attı. Ve bu bana bir doygunluk hissiyatı yaşattı. Türkiye’de böyle bir alanın çok karşılığı olmasa da ya da mentor bulamasam dahi kendi kendimi eğiteceğim gibi idealist bir yaklaşım sergiledim.

İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı, Afife Jale Ödülleri, İş Bankası, JB, GQ gibi marka değeri yüksek işbirlikleriniz var. Türkiye’de stop- motion tekniği ne derece yaygın?

Bu tekniği uygulamaya karar verdiğimde araştırdım ve ilk karşıma çıkan isim ‘Berat İlk’ oldu, ‘Dalin’in Civcivleri’ni anime eden kişi. İşleri üretmeye başladıkça bunun neden reklam piyasasında barınamayan bir model olduğunu da gördüm. Türkiye’de işler ‘hızlı, kaliteli ve ucuz olsun’ ana başlıkları üzerinden ilerlenmeye çalışılıyor. Stop-motion’ın hızlı üretilmesi zaten işin dinamiklerine aykırı. Ülkemizde keşfedilmemiş ve uygulayanlar tarafından süreklilik arz etmeyen bir alan. Kendi adıma 2017’den beri inatçı bir şekilde, müşteriden iş gelmese bile kendi markama bu tür işler yazdım ve 30-35’e yakın reklam film çektim. Bu alan benim için bir tutku.

 

“TEKNOLOJİNİN İNSANA DOKUNAN TARAFINI SEVİYORUM”

İstanbul Caz Festivali’nin reklam videosunu iPhone ile çekmişsiniz. Teknolojinin sunduğu bu nimetlere daha gelenekçi yaklaşımda bulunanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Steven Soderbergh, Unsane filmini iPhone 7 Plus kullanarak çekti. Gelecekte sizce bu tip örnekler, kameraların yerini alacak mı?

Kesinlikle alacağını düşünüyorum. Tekniğin yanında fark ettiğim şey, hikâyenin hiçbir zaman eskimeyeceği. Mesela ben o caz grubunu provalarında çektim, büyük film ekipmanlarıyla olsam o doğal oyunu alamayacaktım. Benim heyecanlandığım kısım virtual reality yani sanal gerçeklik konusu. En sevdiğim filmi, istediğim açıdan ve istediğim yerinden deneyimleyebilirsem burada sinemayla kurduğumuz ilişki bambaşka seviyeye çıkar.  Teknolojinin daha çok insana dokunan tarafını seviyorum, bunların insanlara deneyimlerle bir şey öğretmesinde de sakınca görmüyorum.

 

“TÜRK KÜLTÜRÜNDE BESLENECEĞİMİZ ÇOK FAZLA ALAN VAR”

Pandemi sürecinde sosyal mesafeye atıfta bulunan yumurta videosu ve Tiktok akımları üzerinden bir korona göndermesiyle yaratım süreciniz devam etti. Salgın sizi sektör bağlamında demoralize etti mi yoksa daha yeni fikirler üretmeye vaktiniz mi oldu?

Başlangıçta olumsuz etkilendim fakat sonra kendi dünyamda oluşturabileceğim şeylerin farkına varınca bu değişti. Gaziantep Belediyesi tramvaya bir şerit koymuş, bunun biraz da absürd bir olay olduğunu nasıl anlatırım derken aklıma yumurta fikri geldi. Yumurta kabını otobüs yaptık, iki kişinin yan yana oturmasından oluşacak felaketi, mutfaktaki şefin yol kesmesi kısmıyla bağlayıp biraz daha gündemin nabzını tutmak ve farklı yorumlamayla aktarmak istedim. Sonrasında Türk kültüründe beslenecek çok fazla alan olduğunu gördüm. Bu zamana kadarki işlerimden en çok paylaşılan bu oldu. Ben Türkiye’de işler üreten bir sanatçı olarak, işlerimde bizim insanımızın da hoşuna gidecek küçük anekdotları barındırmak istiyorum. Mesela sokak hayvanlarıyla ilgili bir mini dizi üzerinde çalışıyorum. 2021’de senaryolarını tamamlayacağım. Dijital platformlarda yayınlanmasını düşünüyorum.

 

“BU İŞ MEDİTATİF ETKİSİYLE SABIR DUYGUMU GELİŞTİRDİ”

Kariyerinizin başlangıcında Türkiye’nin ilk arttırılmış̧ gerçeklik ve sanal gerçeklik uygulamalarını yapan şirketinde proje yöneticiliği var. Endüstri mühendisliğinden mezun olmanın şu an geldiğiniz noktaya katkıları nedir?

Babamla yaptığım konuşmalar sonrasında mühendisliğin işimde çok farklı noktalarda faydalandığım bir yapısı olduğu bilincine vardım. Stop motion’da matematik olmadan istediğiniz akışı ortaya koyamıyorsunuz. Hareket kavramını tekrar irdeler oldum. Saniyeler, hesaplamalar, sonuçta işin içinde bir mühendislik var. Marina Abromovic’in workshop’una gittim, orada da ‘yavaş yürüme meditasyonu’ vardı. Stop motion’un meditatif etkisi de var. Zamanın nasıl geçtiğini okuyamıyorsunuz. Ve bittiğinde kesinlikle bir ‘es’ ihtiyacı duyuyorsunuz. Hem biraz obsesif olmanız gerekiyor, hem de sabrınızı zorluyorsunuz. Bu iş sabır duygumu kesinlikle geliştirdi.

2016’dan beri de deneyim mimarı olarak ‘Karanlıkla Tanışma’ workshop’unu gerçekleştiriyorsunuz. Biraz bundan bahsedebilir miyiz?

Üniversite bittikten sonra çok fazla günlük tuttuğum bir dönem oldu. Yoğun düşüncelerle boğuştuğum bir zaman dilimiydi ve içsel sorgulamalarımı yazıyordum. Sonra bir insanı tanımak konusunda düşünceler kafamda oluşmaya başladı ve Gayrettepe metrosunda ‘Karanlıkta Diyalog’ sergisini gördüm. Hiçbir şey görmeden İstanbul simülasyonu sunuyor size. Ve o gün oradan çıktığımda zifiri karanlıkta, odaklanmanın merkezde olduğu interaktif bir etkinlik yapmaya karar verdim. “Bir insanı tanımak için tek bir sorunuz olsa bu ne olurdu?” diye bir fikir ortaya attım ve ilk arkadaşlarıma uyguladım. İki saat zifiri karanlıkta sohbet ettik, sonra sorularını sordukları kişiyi gördüler. Bu konseptin insanlara dokunduğunu hissettikten sonra workshoplar düzenlemeye başladım. Dört senedir devam ediyoruz.

Bir de Zoom üzerinden stop-motion atölyeleri düzenliyorsunuz. Kendi başına bu alan üzerinde ürünler vermek yeni başlayanlar için ne derece zor olur?

Yapı Kredi’yle 23 Nisan’da bir workshop düzenledim ve orada çok etkilendim. Çünkü alttan gelen neslin cin gibi olduğunu, teknolojik dünyadaki pratikliklerini bilfiil orada deneyimledim. Lego karakterleri hareketlendirmişler, kendi dünyalarını yaratmışlar. Maksimum 14 yaşındalar. İnsanlar telefon ve evdeki oyuncaklarıyla bu dünyaya giriş yapabilir ama bilgisayar animasyonlarında farklı bir altyapı gerekiyor.

Jan Švankmajer’in stop-motion tekniğiyle çektiği Otasanek ‘gerçeküstü’ kategorisi için referans denilecek filmlerden. Hatta “2020 bir film olsaydı, hangisi olurdu?” sorusuna ben bu yanıtı vermiştim. Türkiye’de stop-motion tekniğiyle uzun metrajlı bir film çekmeyi düşünür müsünüz?

Daha önce böyle bir girişimde bulunulmuş, fakat stop-motion filmleri üretim süreci seneler alıyor. Özellikle finansman anlamında buna girişilebilmesi içim hem bakanlığın çok büyük desteği olmalı hem de çalışan insanların bu kadar uzun vadeli bir projede yer alacak disipline ve vakte sahip olması gerekiyor. Üç-dört sene bir film üzerinde uğraşmak ve o sahneleri teker teker fotoğrafla oluşturuyor olmak çok zor. Bildiğim bir Türk yönetmen var: Sinem Sakaoğlu, kendisinin ‘Kara’ diye bir filmi var ama burada çekmiyor. Ben daha mix-media bir iş çıkarmayı düşünüyorum, arada böyle sahneler olacak.

 

1440 KARE FOTOĞRAFLA OLUŞTURULAN ÇILGIN PROJE: NO WAY BACK

Ve son olarak 9 gün boyunca geceli gündüzlü̈ çekilen 1440 kare fotoğraf ile oluşturulan çılgın projenize gelelim. (PHALLEИ - NO WAY BACK klibi) Bu fikrin doğuş sürecini anlatır mısınız?

Alican, (PHALLEИ) berberim sayesinde tanıdığım bir arkadaşım ve çok önemli bir prodüktör. Yeni single’ının klipinde beraber çalışmayı teklif etti. Ben de sözleri üzerine düşünmek için zaman istedim. Bu süreçte klipin çocukluğuma götürdüğünü, oyuncukların kabusunun aslında biz olduğunu gördüm. Filmde iki kardeşin Poo-Chi adındaki robot köpeği hakkındaki mücadelesinin hikâyesini yazdım. Kafamdaki dünyayı çizime dökecek bir ekiple ilerledim ve bu bizi daha da heyecanlandırdı. Kabuk Stüdyo’nun sanatçısı Ubeyd Bayraktar ile bir dünya yarattık. 90’lar odalarını inceledik, babamın evinde en üst katta çalışan Gül ablamızın odasını sete çevirdik. Görüntü yönetmenimiz Görkem Taş’la filmin tüm açılarını tek tek çalıştık. Çocuk cast’ta da Defne ve Umut tam istediğim karakterler oldu. Üç-dört ay post sürecimiz sürdü ve ocak ayının ilk haftasında çıktık. Gösterilen ilgiden gayet mutluyuz.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR