17 Nisan 2021 Cumartesi 13:38
Beymen 5-20Nisan
Beymen 5-20Nisan

Avram Galante´nin Tarih Sayfası Süleymaniye Camiinin inşası ve bir Yahudi´nin küçük evi

Muhteşem Sultan Süleyman (1520-1566) adına ünlü Mimar Sinan tarafından İstanbul´da inşa edilen (anıtsal) ´Süleymaniye´ Camii´nin inşaatına değinen 17. asra ait bir belgeyi metinsel olarak tekrar ortaya koyuyoruz. Prof. Avram Galante´nin konuyla ilgili bu yazısı ´La Boz De Türkiye´de 15 Mayıs 1947´de yer aldı; Fransızcadan çevrilmiştir.

Yusuf BESALEL Perspektif 5249 görüntüleme
10 Şubat 2021 Çarşamba

‘Süleymaniye Camii’nin inşaatı ile ilgili yazı

“Ne zaman ki, yazarın1 dediğine göre Sultan Süleyman İstanbul’da ‘Süleymaniye’ adı ile tanınan caminin inşasına karar vermişti, bir engelle karşılaştı; arazilerin mülkiyetinin ait olduğu birçok insan vardı ve bu kişiler -bir Yahudi’nin haricinde- arazilerini belirli bir fiyat karşısında vermeye razı idiler. Yahudi, bu araziler üzerinde bulunan küçük bir evi satmayı reddediyordu; bu da, dünyanın Osmanlı İmparatorluğu’nun başının önünde eğilmesini görmeye alışmış bulunan Sultan Süleyman’ın çevresini hayretler içinde bıraktı. Sultan, Müftüye2 rücu ederek şöyle yazdı: ‘Bir adam İlahi varlığa bir mabet yükseltmek istiyor: (İnşaat) sağlayacak arazilerin sahibi olan tüm Müslümanlar, mülklerini satmak suretiyle bu hayır işine katılmak istiyor. Sadece bir tanesi, o da bir Yahudi, tüm teklifleri reddediyor. Bu adam nasıl bir cezaya müstahaktır?’

Müftü cevap verdi: ‘Hiçbir ceza… Mülkler, bireyler arasında tefrik yapılmadan, kutsaldırlar ve bu denli kutsal bir yasanın üzerinde Tanrı’ya adanmış bir mabet yükseltilemez, bu inşaat Yahudi’nin, çocuklarına muhtemelen, her ne kadar değeri dağılacak da olsa, bir mülk bırakma arzusunun takdirine bağlıdır; ancak bu araziyi kira ile alabiliriz ki bu da Hükümdar’ın her ne zaman bir eve ihtiyacı varsa, hakkıdır. Dolayısıyla Yahudi ve ailesi ile bir mevki kontratı yapmak gerekmektedir; bu yöntemle mülk hakkına halel gelmez ve ev yıkılarak cami inşa edilebilir ve Müslümanların duasının tekrar kanıtlanması gerektiğinden de endişeye mahal yoktur.”

Müftünün ‘fetva’sı icra olundu.

Aşağıdaki satırların okuyucusu hayret edecek ve belki de gülecek ve kendisine şunları soracaktır. ‘Charles Quint’in çağdaşı olan ve İspanyol bir tarihçinin ifadesi ile, bu denli güçlü oldukları için dünyayı aralarında paylaşan bu iki kişinin bir tanesi olan Muhteşem Süleyman’ın, kendini, ünlü Sultan’ın adını taşıyacak olan ve yükseleceği caminin arazisine yerleşmiş bulunan küçük evini satmakta inat eden bir Yahudi’nin kaprisi karşısında kendisini güçsüz hissetmesi mümkün müdür?’

Ayrıca müftü de kimdi? Öyle bir yetkiliydi ki hiç kimseden korkusu yoktu ve bütün derdi fertlerin haklarına saygı göstermek ve saygı göstertmek miydi? Bu Müftü, Alaeddin Ali Cemali idi ve halk tarafından Zenbilli3 Ali Efendi adıyla tanınırdı.

Müftünün cesareti

Hakayik-i Numaniye’nin2 yazarı, bu müftünün birkaç Edirne (Andrinople) Yahudi’si ile ilgili bir meselede Sultan I. Selim’in karşısında sergilediği cesurane tavırdan bahseder; bu kişiler, Sultan’ın emrine rağmen sole (kaya tuzu içeren su) ticareti yapıyorlardı ve idam cezasına çarptırılmışlardı. Müftü dedi ki: ‘Duydum ki, birkaç bezirgânı (Yahudi tüccarı) tutuklamışlar. Şayet onları öldürmeye niyetiniz varsa, bu Tanrı’nın yasasına karşı gelmek olacaktır.’ Sultan, büyük bir hiddetle cevap verdi: ‘Mevlana (Efendimiz), dünyanın huzurunu sağlamak için dünyanın üçte birini öldürmek caiz midir?’ Müftü ona cevap verdi: ‘Dünyaya bir tedirginliğe sebebiyet verecek bir sorundan bahsedildiğinde bu doğrudur; ancak bu meselede bu söz konusu değildir.’ Bunun üzerine Sultan köpürdü: ‘Benim emirlerime karşı gelmekten daha büyük bir tedirginlik tahayyül edilebilir mi?’ Müftü cevap verdi: ‘Bu insanlar, Sultan’ın emirlerine karşı gelmediler ki. Çünkü onları ‘Emin’ler (işin emanetçileri) olarak isimlendirdin; bu da demektir ki, onlara bu maddenin ticaretini serbest kıldın.’ Sultan yanıtladı: ‘Ben sana saltanatın işlerine karışma hakkın olmadığını söyledim.’ Bunun üzerine Müftü sesini yükselterek: ‘Bu cennet ile alakalı bir iştir ve karışmak da benim görevimdir’ dedi ve Sultan’ı selamlamadan uzaklaştı. I. Selim, Müftü’nün cevabından sonra düşünceye daldı ve bunun devamında da konuşacak bir şey bulamayacak hale geldi. Mahkûmlara merhamet etti ve Müftü’yü de ödüllendirdi.

Görüldüğü üzere, nakledilen bu söyleşide hiçbir tuhaflık bulunmamaktadır. Doğru olan bir davayı savunmaktan daha basit ne olabilir? Zenbilli, II. Beyazıt, I. Selim ve Muhteşem Süleyman’ın ilk sekiz senesi döneminde müftü oldu. I. Selim’in oğlu olan Süleyman, Müftü’nün ipek ticareti yapanlarla ilgili meseledeki tutumunu çok iyi biliyordu. İşte bu bilinç sayesindedir ki, Süleyman basit bir birey ismi olarak, Sultan niteliğini taşımadan, herkesin yasa karşısında eşit olduğu gerçeği karşısında, eline kalemi alarak Müftü’ye Yahudi’nin küçük evi konusunda ne yapılması gerektiğini sormak gerektiğini duymuştu.

 Bu kez adaletsizlik ve eşitsizlik ile lekelenmiş analog bir vaka

Ahab (MÖ 917-897), İsrail kralıydı. Sarayının yakınlarında Naboth’a (Navot) ait bir bağ bulunmaktaydı. Kral, orada bir bahçe yapmak için bu bağı sahiplenmek istedi. Sahibine daha iyisini vermek kaydıyla, onu kendisine teslim etmesini istedi. Naboth, kralın bu teklifini kabul etmedi; o da bu sefer Naboth’dan bağı kendisine satmasını istedi. Naboth yine reddetti. Ahab üzüldü, bu da eşi Isabel’in (Jesabel) dikkatini çekti ve Kral’dan bunun nedenini öğrenmek için ısrar etti. Nedenini öğrenince, Isabel Naboth’u öldürmek için iki şahitten yararlandı ve Naboth’u Tanrı’ya ve krala hakaret etmekle suçladı. Nitekim Naboth’u taşlayarak öldürdüler. Tişeli Peygamber Eli cinayeti öğrenince Ahab’a gitti ve Kral’ı sahiplenmek için inmiş olduğu bağda buldu. Eli şöyle dedi: ‘Ahab, Tanrı aşkına, bu ne? Cinayet işledin ve şimdi de sahipleniyor musun? Şimdi ebedi olan Tanrı şöyle diyor: Köpeklerin Naboth’un kanını yalamış oldukları aynı yerde, köpekler senin de bizzat kanını yalayacaklardır. Her şeyden evvel adalet!’”

---

1 Baron de Tot’un Türkler Hakkındaki Hatıratı, I., S.127-129. İstanbul’da 1765’te bulunuyordu.

2 Müftü, Müslüman Yasası’nın uzmanı anlamındadır ve kendisi ‘fetva’ adlı özel bir formülle ona tevcih edilen sorular yanıtlamak zorundadır. İstanbul’un Büyük Müftüsü, ‘Şeyhülislam’ adını taşır. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun birinci dini görevlisinin sıfatıdır; kendisi Müslüman Yasası’nın en büyük tefsircisidir.

3 Türkçe ‘Zenbil’ sazdan örülmüş taşıma sepeti anlamına gelir. Zenbilli, bu tür bir sepeti taşıyandır. Bu sıfat Müftü’ye atfedilmiştir. Çünkü onun penceresinden aşağıya bir ipe bağladığı bir Zenbili sarkıtma alışkanlığı vardı. Halk, bunun içine ona sorduğu soruları yerleştirirdi, sonra da Müftü ipi çekerdi, soruları incelerdi ve cevaplardı.

       4 S. 310-311.

5Bölüm 21, Ayetler 1-8, I. Krallar.         

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

GZ

TÜNELİN UCU

TÜNELİN UCU

MOZOTROS AİLESİ

MOZOTROS AİLESİ