20 Haziran 2021 Pazar 00:14
Mett Hotel
Mett Hotel

“Güvencesizlik, zamanın ve mekanın parçalanmasıdır”

“Artık Hepimiz Prekaryayız” diyor siyaset bilimci ve İstanbul Politik Araştırmalar İnsani ve Toplumsal Kalkınma Programı Direktörü Alphan Telek. Türkçeye güvencesizler olarak tercüme edebileceğimiz bu yeni toplumsal sınıf, her an işini kaybetme riski, farklı işlerde çalışmak zorunda olma, iyi bir eğitimin artık iyi bir iş ve iyi bir hayat standardının güvencesi vermemesi gibi sorunlarla, belirsizlik ve geleceksizlik ile boğuşuyor, yalnızlık hissediyor. Pandemiden de çok derin etkilenen prekaryalar aslında her yerde.

Karel VALANSİ Söyleşi 2659 görüntüleme
9 Haziran 2021 Çarşamba

1990’larda Fransız entelektüel Pierre Bourdieu ‘güvencesizlik’ (précarité) kavramının tüm ilişkileri etkilediğini yazmıştı. İngiliz iktisatçı Guy Standing ise kavramı ortaya koyarak yeni bir sınıfın varlığına dikkatimizi çekmişti. Prekarya tam olarak nedir? 

Prekaryayı Türkçeye güvencesizler sınıfı olarak çevirebiliriz. Bu doğrultuda şunu söylemek mümkün: Prekarya, hayatında ekonomik, sosyal ya da siyasal güvencesizliği ve belirsizliği yaşayan ve toplumsal etkisi giderek artan yeni bir sosyal aktör, bir başka deyişle yeni bir toplumsal sınıf.

Bourdieu 1990’larda yaptığı konuşmalarda, “Güvencesizlik her yerde, nereye baksanız artık bunu görebilirsiniz,” diyordu. Ancak Bourdieu güvencesizlik kavramını ilk olarak 1950’lerde Fransa yönetimi altındaki Cezayirliler için kullanıyor. Ve şunu diyor: “Her şey güvencesizlik ile damgalanmış durumda, ne düzenli bir zamansallık, ne belirli bir işyeri mekanı var, bütün yaşam geçicilik altında sürdürülüyor.” Bourdieu bize burada précarité kavramının kökenini sunuyor. Güvencesizlik, zamanın ve mekanın parçalanmasıdır. Böylesi bir düzlemde yönetilenler bütün kontrol mekanizmalarını yitirirler. Güç kime mi geçer? Yönetenlere ve servet sahiplerine elbette. Uzatmamak adına şunu söyleyebilirim: Bourdieu’nün 1950’lerde Cezayir’de gözlemlediği bu ilişki ağı 1980 sonrasında tüm dünyada uygulandı. Bu ise bugün bildiğimiz anlamda prekaryayı yarattı diyebiliriz.

Guy Standing ise bir iktisatçı aslında. Ancak Fransız sosyolojisinden etkilendiğini düşünüyorum. Bunun neticesinde bu güvencesizliği yaşayanların Prekarya adındaki yeni bir sınıf olduğunu ileri sürdü 2010’ların başında. Açıkçası pandemi ve otoriter yönetimler bize güvencesizliğin ne kadar somut, ne kadar gerçekçi ve ne kadar yaygın olduğunu ispatladı. Mesele artık prekaryanın ne yapacağı.

Standing’e göre, 1980 sonrası üretim ilişkilerindeki değişim bu yeni sınıfı ortaya çıkardı. Ortak özelliklerini ise bir bakıma hissettikleri ortak duygular oluşturuyor; öfke, stres, yalnızlık, belirsizlik veya geleceksizlik gibi. Nedir onları diğerlerinden ayıran? Kimlere prekarya diyoruz ve onlar böyle bir sınıfın üyesi olduklarını biliyorlar mı?

Burada büyük bir tartışma var,  onu söylemeliyim. Prekaryalık bir durum mu yoksa yeni bir sınıf mı tartışması. Ama ben bu seviyenin pandemi döneminde kristalleşen sosyal ve ekonomik eşitsizliğin ardından değiştiğini düşünüyorum. Prekarya bir sınıftır tezi ağırlık kazandı çünkü gelir güvencesinin bile olmadığı bir ortamda milyonlarca hatta milyarlarca insanın sizin bahsettiğiniz yalnızlık, belirsizlik ve geleceksizlik gibi hisler etrafında ortaklaştığına şahit olduk. İlk kez değil, bir kez daha. Ama bu kez daha kuvvetli ve derinden. Derin Yoksulluk Ağı’ndan Hacer Foggo, mesela yaptığı gözlemlerde buna ‘derin yoksulluk’ diyor. Derin yoksulluk derin güvencesizliktir aslında. Sosyal yardımların yokluğunda, yeterli gelir güvencesi yokken, yeterli bir servet ya da birikim yokken yaşadığınız bağımlılık hissi artıyor. Bu sadece üretim ilişkilerinin değil aynı zamanda bölüşüm ilişkilerinin de farklılaşmasıyla ilgili.

Yukarıda bahsetmiştim, zaman ve mekansallık tamamıyla değişti 1980 sonrasında. Ne oldu? Fabrikalar artık ana üretim ekseni değil. Hizmet sektörü çok daha baskın konumda. Teknolojik dönüşüm ve siyasi-ekonomik kararlar bize bu manzarayı getirdi. Prekaryanın doğum yeri de bu ikisinin arası zaten. Önemli bir ekleme daha; dünyanın pek çok yerinde sol önemli bir gerçeği unuttu: Sınıflar verili değildir, inşa edilirler. Toplumsal olaylar, siyasi kararlar, buluşlar veya teknolojik dönüşümler bunun altyapısını hazırlar. Prekarya prekarya olduğunun farkında değildi belki de, ama pandemi güvencesizliğin ne demek olduğunu onlara çok iyi gösterdi. Dahası karşılarında zenginleşen ve ayrıcalıklarıyla övünenleri de teşhis etmeye başladılar. Bu bir sosyal öğrenme süreci. Ancak inşa edilen sınıf ne demek? Bu güvencesizliğin onları bir araya getirdiğini birilerinin, sanatçıların ya da siyasal temsilcilerin göstermesi ve bunu seslendirmesi demek. Sınıfları inşa eden bu tartışmalardır, bu oldukça prekarya birbirini daha çok tanıyacak.

Prekarya sınıfı da kendi içinde farklılıklar içeriyor mu? Türkiye’yi düşünürsek kimleri bu sınıfa ekleyebiliriz?

Elbette. Çeşitli alt kırılımları var. Güvencesizlik temelinde baktığımızda karşımıza birçok toplumsal grup çıkıyor. Farklı yaş, kimlik, toplumsal cinsiyet, meslek kolları çıktığı gibi farklı eğitim seviyeleri de görebiliyoruz. Sınıf gibi bir sosyal aktör hiç bir zaman homojen olmamıştır zaten, işçi sınıfı da öyle değildi. Çok girift denklemler söz konusu. Ancak sınıf meselesi eninde sonunda politik bir iddiayla çıkış yapar: Eşitlik ve adalet. Bu talep az önce bahsettiğim farklılıkların ortak keseni olur. Politika bunu sağlıyor.

Prekaryanın içinde eğitimliler önemli bir bileşen. Prekarya için tarihin en eğitimli sınıfı diyebiliriz. Bu kadar eğitim aldığı halde güvencesizliklerle boğuşuyor. 1970’lerde işçi sınıfına mensup biri, altı çocuğunu okutabiliyor, bakabiliyor ve yine de geçiniyordu. Ama yoksul ama böyle. Bugün yüksek lisans diplomalılar dahi işsiz. İş sahibi olanları güvencesiz ve yetersiz gelirle çalışıyor. Aradaki bu devasa fark işte ilişkilerin ve düzlemin nasıl değiştiğini bize gösteriyor. Güvencesizliğin vücut bulmuş halleri ise göçmenler elbette. Bourdieu’nün Cezayirlileri nasıl tarif ettiğini hatırlayın. Tıpkı onlar gibi. Ayrıca eski güzel günlere özlem duyan daha eğitimsiz ve milliyetçiliğe yönelen bir topluluk da var.

Türkiye’de özellikle gençler bu güvencesizliği çok derinden yaşıyor, 65 yaş ve üstü çalışmak zorunda olan yaşlılar, moto kuryeler, kasiyerler, EYT’liler (emeklilikte yaşa takılanlar), genç işsizler, ev genci denilen ne eğitimde ne istihdamda yer alan gençler, kadınlar… İşte bunlar prekaryanın Türkiye’deki bazı yansımaları.

 

Güvencesizlik derken bir sağlık sigortasından çok daha fazlasından bahsediyoruz. Bu belirsizlik, her an işini kaybetme riski, farklı işlerde çalışmak zorunda olma, iyi bir eğitimin artık bir iş güvencesi vermemesi, eşitsizlik, yoksulluk… Tüm bunlar bir araya geldiğinde, prekaryalar geleceğe nasıl bakıyorlar, nasıl pes etmiyorlar? Veya şöyle sorayım, öfkelerini nereye yönlendiriyorlar?

Bu çok önemli bir soru. IstanPol’de yaptığımız çalışmalarda ya da ayrıca yaptığımız bireysel görüşme ve gözlemlerde güvencesiz insanların en büyük destekçisinin aile olduğunu görüyoruz. Bu kolektiflik, sahip oldukları tek desteği oluşturuyor, tabi aile ile her şey yolunda gidiyor ya da aile söz konusu bireye göre daha güvenceli konumdaysa. Ancak bu işleri çözmüyor. Güvencesizlik prekarya için işin bir yönü. Diğer yönü ise belirsizlik. İş bulabilecek mi belli değil, bulsa da iyi ücret alabilecek mi bilmiyor, onu koruyup kollayan bir işyeri mekanizması yok, dolayısıyla işyerinde yapayalnız, bu yalnızlık sosyal hayatta da geçerli olabilir hele ki siyasal olarak otoriter yapılar belirsizlik ve güvencesizlik üzerinde çarpan etkisi gösteriyor. Tüm bunlar karşısında, yalnız başına kalan prekarya ya “Ben yanlışım, ben yetersizim” deyip öz yıkım sürecine gidiyor ya da öfkelenerek hatayı dışarıda arıyor. Gördüğüm kadarıyla öfkesini dışa vurmak isteyenler şanslarını ilk olarak popülist, milliyetçi ve muhafazakâr liderlerle denedi. Bunlar güvencesizliği yaşayanlara kimlikçi hedefler gösterdiler. Hayatınız kötü mü, sorumlusu göçmenler, sorumlusu aydınlar, muhalifler vs. Ama pandemiyle birlikte bu tür bir sağ popülizmin artık ne çekiciliği, ne şansı kalmadı diyebilirim. Çünkü yalan söylediler ve tek dertlerinin kendi iktidarları olduğu ortaya çıktı. Biden’ın yönetime gelmesi önemli bir eşikti bu açıdan.

 

Böyle bir sınıf mevcutsa, siyasette temsil ediliyorlar mı? Talepleri duyuluyor mu? Yoksa sistem karşıtı hareketlere baktığımızda veya popülizmin yükselişinde prekaryalar mı başrolde?

Bazı yerlerde ediliyor. Söz gelimi İspanya’da Podemos hareketini prekaryanın siyasal temsilcisi sayabiliriz. ABD’de Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio Cortez etrafında şekillenen ırksal adalet, sosyal adalet taleplerini ve talepçilerini de buraya dahil edebiliriz. Türkiye bu konuda biraz şanssız. Çünkü kimlik sorunlarının hakimiyeti altında şekillenen bir politik iklimdeyiz. Memleketin daha ilerici siyasetçileri ve aydınları bile bunun dışına kolay adım atamıyor. Yine de imkânsız değil. Açıkçası Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Ekrem İmamoğlu’nun ve Canan Kaftancıoğlu’nun bazı söz ve önerilerinde bunlara rastlayabiliyorsunuz. O açıdan umutsuz değilim ama yaygınlaşması ve derinleşmesi gerekiyor. Böylesi bir dönemde güvencesizlerin siyasetini inşa etmeye ihtiyacımız var, yarın bugünden çok farklı olacak, Türkiye dünyaya öncü bir model sunabilir. Öte yandan sistem karşıtı birçok hareket dediğiniz gibi son yıllarda cereyan etti. Ben kitapta bunlara ikinci dalga siyasal prekarya hareketi diyorum; Sarı Yelekliler, Floyd protestoları, Şili ve Lübnan’daki eylemler gibi. Cezayir’i de unutmamak lazım. İşin bir başka yönü de bu elbette.

Az önce belirttiğim gibi pandemi güvencesizliği de prekaryayı derinleştirdi. Ama daha da önemlisi daha önce soyut gözüken, burun kıvrılan bu durumu kristalleştirdi. Artık kaçış yok. Güvencesizlik her yerde. Ve izniniz olursa kitabın başlığıyla bitireyim, saklanacak bir yer kalmadı; Artık Hepimiz Prekaryayız!

Alphan Telek kimdir?

 

Alphan Telek, 1990’da İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (İng.) bölümünü dereceyle bitirdi. Yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü bölümünde yaptı. Doktora araştırmalarına Paris’te, Sciences Po’ya bağlı Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde (CERI, Centre de Recherches Internationales) devam ediyor. Doktora araştırmalarında Türkiye’de sosyal eşitsizlikler ve güvencesizlik konularını inceliyor. Dış politika, insani & toplumsal kalkınma ve demokratikleşme konularına eğilen ve bu alanda araştırma raporları, politika notları ve politika raporları hazırlayan İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsünün (İstanPol) kurucularından olup, halen burada yönetim kurulu üyesi ve İnsani & Toplumsal Kalkınma programı direktörüdür. ‘Artık Hepimiz Prekaryayız’ başlıklı kitabı 2020 yılında Nota Bene Yayınlarından çıktı.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR