Kötülükten de büyük kötülük: Holokost

Hasan Bülent KAHRAMAN Köşe Yazısı
10 Şubat 2021 Çarşamba

Hayatım boyunca ‘kötülük’ (‘evil’) konusu ilgimi çekti. Uzun yıllar bu konuyu felsefi düzeyde okudum, okuttum. COVID-19 hayatımızı alt üst etmeden önce katıldığım son toplantıda, Yapı Kredi’de Kültür Merkezinde Nahit Sırrı Örik’i anarken bir kere daha döndüm konuya. Öncesinde de Örik’i, daima ilişkilendirildiği kötülük kavramı bağlamında irdeleyen uzun bir yazıyı Kitap-lık dergisine yazmıştım. Nahit Sırrı’ya ‘kötülük’ yazarıdır der ama ‘kötülük’ kavramının ne olduğunu hiç bilmeyiz. Yazı bu nedenle hem kötülük nedir sorusuna cevap arıyor hem de Nahit Sırrı gerçekten bu kanavaya oturur mu sorusunu irdeliyordu.

Bilhassa Sabancı Üniversitesinde bu kavramı sanat kuramı derslerinde de siyasal kuram derslerinde de çok ele almıştım. Kötülüğün en yüksek mertebesi bana göre Soykırım’dır. O nedenle kötülüğün bir özel hali bile değildir. Maksadım bu gerçeği kanıtlamaktır. Aynı amaçla öğrencilerimle birlikte ‘Soykırım Filmleri Haftası’ düzenledik birçok defalar.

İşte o ‘Nahid Sırrı ve Kötülük’ başlıklı yazının bir yerinde sözü bir kere daha beni her defasında alt üst eden Holokost’a, Soykırım’a getirip, bu dehşet veren olgunun tartışmada oynadığı kritik rolü vurgulamıştım. Çünkü soru havada asıldır: kötülük, insanın ‘yapısal’ bir gerçeği olduğu için mi Soykırım yaşanmıştır, yoksa Soykırım, kötülük konusuna bambaşka bir çerçeve mi çizmiştir. Bilenler, Adorno’nun ürpertici sözünü bilir: “Auschwitz’den sonra şiir yazılmaz.” Ben onu genişletip, Auschwitz’ten yani Soykırım’dan sonra bırakın şiir yazmayı, insan eski insan değildir diye belirtirim.

***

İnsan, evrimde bir sapmadır. İki büyük özelliğimizle yaşarız. Bir, öleceğimizden haberdar olarak yaşayan tek canlıyız. Muhteşem hayvanlar olan fillerin ölümlerini sezip sürüden ayrılmalarını, mezarlarına yürümelerini bir yana bırakalım. O son dakika sezgisidir. Biz, öleceğimizi biliriz, tasarlarız ama sonsuz bir tutkuyla yaşamayı sürdürürüz.

İkincisi, bilerek, isteyerek, kurgulayarak hemcinsini öldüren tek yaratık gene biziz doğada. ‘Taammüt’ dünyanın her yasasında şiddetle cezalandırılır ama bir şey değişmez, öldürmeyi tasarlarız. Öldürme filmlerini izleriz, cinayet romanlarını okuruz. Öldürmek, kötülüğün son evrelerinden biridir ve insan kötülüğü bilinçle uygulayan tek yaratıktır.

***

Soykırım yeryüzünde eşi görülmemiş bir şey midir? Soru ciddidir. Elbette savaşlar, toplu işkenceler söz konusudur insanlık tarihinde. Xanthos kentinde yaşayanlar toplu halde ateşe verildi. St Bartholomew yortusunda Katolikler bir gecede, sayısı hâlâ meçhul ama herhalde 10 binin altında olmayan, bütün ülke hesaba katılırsa 30 bin Protestan öldürdü. Stalin’in ve Mao’nun politik muhalefet nedeniyle yok ettiği insan sayısı yüz milyonları bulur. Ama bunların hiçbiri Soykırım değildir. O bunların hepsinden farklıdır.

***

Soykırım her şeyden önce ‘modern’ dünyanın eylemidir. Bilerek, isteyerek, belli bir amaç doğrultusunda belli bir soyu ortadan kaldırmayı hedefler. Bu o derecede korkunç bir şeydir ki, yok etme edimi savaşta olduğu gibi siyasi anlamı aşar. Kişi sadece aidiyetinden ötürü yok edilir. Üstelik süreç modern aklın her türden eylemiyle bütünleşmiştir. İnsanı ürpertecek bir hassasiyette kayıtlar tutulmuş, mühendislikler ve yöntemler kullanılmıştır. İnsanlık tarihinde eşi menendi görülmedik bir anlayış ve yaklaşımdır bu. Nedeni tektir: bir ırka/dine mensup olmak ve bu kökten gelen soyun yeryüzünden kaldırılması.

Hannah Arendt

Düşüncenin ürettiği bir sonuçtur bu. O nedenle de Hannah Arendt’in ‘kötülüğün sıradanlığı’ kavramını çok önemserim, çok yararlanmışımdır ama Soykırım’ı ‘bilinçsizlikle’ açıklamayı asla doğru bulmam. O korkunç işleri yapan Eichmann, doğrudur, öyle bir insandı ama Soykırım düşüncenin ürettiği bir felaketti.

Soykırım o derecede tekil bir olgudur ki, ister istemez kendisi aşıyor. Bu defa toplumsal travmalara, hafıza problemlerine, suskunluklara, inkârlara, reddedişlere, utançlara yol açıyor. Üstünde çok çalışılmış, bugün çeşitli açılardan kuşatılmış, zorlu meselelerdir bunlar ve bir o kadar da ‘karanlık’.

***

Tüm bunlar iki soruya cevaplamamızı zorunlu kılıyor.

Birincisi, Holokost, evet, kötülük probleminin bir parçasıdır, onunla iç içedir, ona eklemlenmiştir ve Platon’dan beri bu konunun üstünde düşünüyoruz. Nietzsche’de, Kant’ta, Hegel’in ‘efendi köle diyalektiğinde’, Marquis de Sade’da, ‘Aziz’ Genet’de, Yukio Mishima’da, Georges Bataille’da, hatta Beckett’te de kötülük mevcuttur. Bu kavram etrafında insan ruhunun bu karanlık yönüne sadece ışık tutmakla kalmamış, onu çıplaklığıyla da göstermişlerdir.

Jorge Semprun

Holokost onların hiçbiri değildir. Çok ötesidir. Bana göre 20. yüzyılın en önemli kişiliklerinden biri olan, Buchenwald’den kurtulmuş ve İspanyol Komünist Partisini 20 yıl süreyle yer altında örgütlemiş, Paris’te Gallimard Yayınevinin küçük ama olağanüstü şık odasında saatlerce diz dize konuştuğum Jorge Semprun’un, diğerleri bir yana (Ne Güzel Pazar’ı atlamayalım), Yazmak Ya da Yaşamak isimli yapıtı okunmadan bahsettiğim gerçek anlaşılamaz.

İkincisi daha da çetin bir soru, daha yakıcı: Tanrı konusu. Malum deyiş bellidir: Tanrı varsa neden toplama kampları oldu? Konu ve tartışma, geriye gider, ben de bahsettiğim Nahit Sırrı yazısında ele aldım, Hz. İsa’nın çarmıhta ‘Tanrım beni neden terk ettin?’ sorusuna varır. Sadece o değil, Eyüp kitabında da peygamber Tanrı’dan yakınır. Bunların tümü Aziz Augustine’in işlediği, Leibniz’in adını koyduğu ‘teodise’ (Tanrı ve adalet) kavramına açılır: Tanrı varsa kötülük neden işleniyor, neden beni buluyor, neden kötülük bir gerçeklik olarak yaşanıyor. O zaman teodise kötülük karşısında da Tanrı’nın iyiliğini ve haklılığını savunmaya dönüşüyor. (Teodise konusundaki en ‘şiddetli’ metinlerden biri Plotinus’undur. Sevan Nişanyan’ın o kitabı insan zihninin en karanlık yapıtlarından biri diye nitelendirmesi doğrudur.)

Holokost söz konusu olduğunda Hans Jonas’ın bu bağlamda getirdiği Tanrı yorumu herhalde en ileri aşamadır. Jonas’a göre Tanrı insanı yaratmış ve geri çekilmiştir. Gerisi insana bırakılmıştır. Auschwitz’i, Tanrı değil insanlar icra etmiştir. Tanrı artık ‘acı çeken Tanrı’dır’. Yarattığı insan, evet, daha ilk aşamada günah işlemiş, o da, Adem’le Havva’yı Cennetinden çıkarmıştır. İşte o insan Auschwitz’e kadar gelmiştir ve Shoah’ı işleyecek mertebede kötüdür. Tanrı da bunun karşısında acılıdır. Jonas’a göre Tanrı’nın Shoah’a müdahale etmeyişi, istemediğinden değil, gücünün yetmemesindendir.  

***

Dileyenler, yüreği kaldıranlar, birkaç yıl önce ölen Claude Lanzmann’ın saatler süren Shoah filmini izleyebilir diyeceğim ama hayır, gene de umuda ihtiyacımız var. O zaman Semprun okusunlar.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün