15 Haziran 2021 Salı 00:13
Mett Hotel
Mett Hotel

70 yıllık cinnet

Hasan Bülent KAHRAMAN Köşe Yazısı
24 Mart 2021 Çarşamba

Ankara Kolejinin öldürücü derecede sıkıcı Hazırlık sınıfına dünyayı sarsan o meşhur 1968 yılında girdim. Hazırlık binasının yer aldığı o kasvetli yapıdan çıkıp, Ziya Gökalp Caddesine geldiğimizde okulun hemen yanında ‘Amerikan malları’ satan küçücük bir dükkan vardı. Önce yadırgayarak ve çekinerek girdim. Çizgi romanları keşfedince müdavimi oldum. Ama asıl Türkiye’de bulunmayan yiyecekler, içecekler dikkatimi yakalıyordu.

Oldum bittim vişne suyunu severim. Küçük bir poşette toz halinde satılıyordu. Aldım eve getirdim, üstünde yazan ‘reçeteye’ göre suya karıştırıp hazırladım. Akşam evdekilere ikram ettim. Annem yeni olan her şeye karşı açıktı, onları büyük bir kabulle denerdi, severdi, sevmezdi, ayrı mesele. Babamsa uzak durur, bildiğinden şaşmazdı. Hazırladığım ‘vişne suyu’nu içmedi. Neden diye sorunca da tek kelimeyle cevap verdi, her zamanki gibi çok sakin ve kendinden çok emin tavrıyla: ‘kimyasal’.

Biz, 1945 sonrasında dünyayı saran ve sarsan o kimyasallarla büyüdük. ‘Amerikanlaşmak’ büyük ölçüde kimyasalları benimsemek demekti. O zamanlar PX denilen ‘Amerikan Pazarları’na o kimyasal kökenli malları almak için giderdik. Hatta babamın çevresi Coca Cola’yı da o ‘cümleden’ sayar, ağzına sürmezdi. Kolejde de bir kent efsanesi yayılmıştı: Coca Cola şişesine atılan bonfile sabaha paramparça olmuş.

Vişne suyunu kimyasaldır diye reddeden o kuşak, öbür tarafta, evdeki rabıtaları yani döşeme tahtalarını söktürüp yerleri ‘marley’le kaplatıyordu. Kadınlar canım bakır ve hakiki demir döküm kazanları, tavaları, tencereleri verip, plastik leğen ve mandal alıyordu. Porselenler atılıyor, pek bir matah (Arapça ‘meta’ sözcüğünden gelir, eşya demektir ama artık bambaşka bir şekilde kullanıyoruz) sayılan ‘melamin’ tabak çanak alıyordu. Erkekler güzelim pamuklu, keten, yün gömlekleri yer bezine veriyor, düpedüz ‘naylon’ gömlekler giyiyor, kadınlar naylon çorap ve iç çamaşırıyla yaşıyordu. Badana yok olup yerini ‘plastik’ boyaya bırakmıştı. Ahşaptan pencere kasaları kırılıp atılmış, boşluk plastikle kapatılmıştı. Kısacası dağ, taş, yer gök, Yaşar Kemal’in deyişiyle plastiğe ‘kesmişti’.

Yiyecekler de öyle: kutulanmış, konserve gıda maddeleri kullanılıyor, tereyağı, yumurta evlere sokulmuyor, kırmızı et ağza sürülmüyor, mutfaklarda yemek pişmiyor, olmadık ambalajlı malzemeyle yaşanıyordu. Hayatın hangi köşesine bucağına baksak yapay malzeme gerçeğin yerini almıştı. Eh, duracak değil ya, yapay bir hayat da gerçek hayatla değiş tokuş edilmişti. Eğlence endüstrisi gerçek sanatı sürgüne çıkarmış, görsel kültür yazılı kültürün pabucunu dama atmıştı.

Ben hoca olduğum için sürekli olarak bir şeyi nasıl en basit şekilde anlatır, akılda kalmasını nasıl sağlarım diye düşünürüm. Bunun en temel yolu her şeye ‘mühendislik yuvarlaması’ ile yaklaşmaktır. Aynı mantıkla bakarak bu sürecin başlangıç yılı olarak II. Dünya Savaşının bittiği yılı, 1945’i, tamamlanma yılı olarak da kabaca 2005’i seçiyorum. Bir on yıl uyum sağlama dönemiyse 2015’ten bu yana gerçekle yalanın, sahicilikle yapaylığın yer değiştirdiği zamanı yaşıyoruz.

Kısacası 70 bilemediniz 60 yıllık delilik, çılgınlık dönemi bitti. İnsanlar yeniden ev hayatını keşfetti. Kendi gıdasını olabildiğince kendisi üretiyor. Belki biraz ‘snop’ oluyor ama hiç değilse saksıda ‘aromatik’ ot yetiştirip kendi pişirdiği yemeğe veya salataya katıyor. ‘Yeşil’ evlerde yaşamak istiyor insanlar. Zamanında Deschooling Society isimli kitabını çevirdiğim dünyanın ilk ekolojistlerinden Ivan Illich’in optimal hız diye bir zamanlar (1970’lerde) dünyayı inandırmaya çalıştığı bisikletli insan hızına geri dönülüyor. Fosil yakıtlar yerlerini temiz enerjiye bırakıyor. Değirmenler çağına dönüyoruz. Bunu da bize Don Quixote’ler sağladı. Doğal liften yapılmış giysiler giyiyor, kısacası ‘organik’ yaşama kendimizi açıyoruz.

Ne oldu da 70 yıl önce bu kriz yaşandı sorusunu sormayacağım. Olan oldu. Gerçi bugün de ‘organik yaşam’ adı altında olmadık saçmalıklar yapılıyor, bitmeyen konuşmalardan, akıl vermelerden boğulacak hale geliyoruz ama gene de ‘hakikat’e dönüş sevindirici. Babamın reddettiği ‘kimyasallar’ artık hepimizin korkulu rüyası. Tarım ilaçlarından arınmış gıdanın peşinde etek dolusu para harcıyoruz. Obezite büyük düşman, insanlar kilo vermeyi iş ediniyor, hareketsiz, sigaralı, içkili hayat aklın almayacağı bir günah olarak zemmediliyor. Hakikat daima hayattır ve gerçek daima somuttur.

Bütün bu değişimin altında herhalde birkaç unsur yer alıyor. Onların başında kuşkusuz hastalıkların artışı geliyor. Bahsettiğim ‘çılgınlık dönemi’nin tortusu genetik yapımızda birikip herkesi 7’den 70’e şu veya bu şekilde etkileyip yatağa düşürünce malum ve meşhur sigorta şirketleri ilaç ve gıda endüstrisiyle uzlaşıp, kitle iletişim araçlarını etkileyip organik hayatı aklımıza düşürdü. Nasıl bir dönemde reklamı yapılan sigara adım adım gerileyip hayatımızdan çıktıysa ‘inorganik’ gıda da kütle halinde yaşantımızı terk ediyor.

Her şey gibi o da bir bilinçlenme sorunu. Şirketlerin ‘görünmez el’i de o aşamada devreye girip televizyonları sağlık konularının tusunamisine boğdu. Zamanında dayımın müvekkili ve kendisinden çok şey öğrendiğim Leon Amca’nın kendisine çok yakışan küfürleri eşliğinde söylediğini unutmuyorum, “Sosyal demokratsın, yetmez, sosyalist olmak gerek, çünkü (burada sansüre uğrattığım küfür var) kapitalizmi, ne yaparsan yap kazanır.” Doğrusu, ‘sağlıklı yaşam’ sağlık sektörü için yeni bir kazanç kapısına dönüştü. Alan razı satan razı.

İkinci neden her şeyde ve her zaman olduğu gibi kapalı kapılar ardındaki politikalar ve uluslararası ilişkilerdir. Petrol bağımlılığı dolaylı bir sonuçtu. Ana mesele Ortadoğu petrolleriydi. Büyük devletler petrollerin ortağıydı. Petrol tankerlerinin dibi görününce devletler yeni enerjilerin ardına düştü. Doğal gaz, kaya gazı ve daha bilmediğim bin türlü yeni malzeme hazırlanmış toplum yapısını sürdürmenin yeni araçlarına dönüştü. )Bu da yeni bir ekonomik-politik dönem başlattı ama o ayrı bir hikaye.)

Obama’nın döneminde yaptığı konuşmaları derli toplu şekilde okudum, geçenlerde. İlk geldiği zamanlarda ilgimi çok çeken bir söz etmiş ve verdiği daha birçok benzeri söz gibi ne yazık ki onu da tutamamıştı. Obama, Amerika’nın altyapısının 19. yüzyıldan kalma olduğunu söylüyor, yenilemenin zorunluluğuna değiniyor ve bu işin ‘yeşil’ yöntemlerle, çevre bilinciyle gerçekleştirileceğinden dem vuruyordu.

Evet, üçüncü neden budur: Çevrenin harap edilmesi, doğal habitatın dağıtılması, doğanın yozlaştırılması ve iklim değişikliği. Anlaşıldı ki, iklim konusunda adım atılmazsa insanlığın geleceği yoktur. Havalar ısınıyor, doğa eriyip yok oluyor. Geleceğe bırakacak mirasımız kalmıyor. O arada insanlık da tükeniyor. Dünya şimdi insanlığın ana sorunu ve doğayı düşünmek aslında insanın kendisini düşünmesidir.

Bu üç neden bize yeni bir evren hazırlıyor şimdi. Bu yeni bir bilinç demektir. Z kuşağı denen gençlik bu duyarlılığın sahibi ve savunucusu. Bugünün genç insanları organik bir hayat sürmek istiyor. Müthiş bir dayanak onlar insanlık ve doğa için!

Korona bu yeni hayatı daha da öne çıkardı. Anladık ki, evden çalışabiliyoruz. Her gün işe gitmek zorunda değiliz. O zaman kent merkezlerine mahkûm olmayacağız. Kent dışı bize yetecek. Oralarda hayatımızı doğallaştırabileceğiz. Çevreyle, tarihle, tabiatla uyuşacağız. Daha sakinleyip daha yavaşlayacağız. Eşim J’nin sık sık tekrarladığı üzere sevdiğimiz ‘koronanın dinginliği’ni yeni hayatımızın yaşama biçimi haline getireceğiz.

Hepsi güzel ve doğru. Ama tüm bunları gerçekleştirmeye yol açan ve sona sakladığım asıl sırrı vereyim: modernleşmenin harisliğinden kurtuluyoruz. Gerçekte anladığımız, modernleşmenin o çılgınca harisliğinin bizi tarumar ettiğidir. Edward Soja’nın zamanında yazdığı etkileyici kitapta belirttiği gibi ‘kristal kentler’ yerini yeniden binlerce yılın kerpiç kültürüne bırakır mı bilmem ama neredeyse elli yılında bizzat soluk alıp verdiğim (daha doğrusu alamayıp vermediğim) 70 yıllık delirmenin sonunu görmekten son derecede memnunum.

Thomas Hardy’nin nefis romanına verdiği adla söyleyeyim, artık ‘çılgın kalabalıktan uzak’ yaşayacağız. Düşünmesi bile hoş...

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Şalom TV GZ

MOZOTROS AİLESİ - İrvin Mandel

MOZOTROS AİLESİ - İrvin Mandel

TÜNELİN UCU - İzel Rozental

TÜNELİN UCU - İzel Rozental