20 Haziran 2021 Pazar 01:28
Mett Hotel
Mett Hotel

Atalarımızı anlamak

Elif ULUĞ Köşe Yazısı
9 Haziran 2021 Çarşamba

Bugünün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sosyo-kültürel yapısı, siyasi çekişmeleri, bunların yansıdığı ve yönlendirdiği devlet ve yönetim anlayışı, Osmanlı döneminin bir mirasıdır. Ve tam da bu nedenlerle bugünün Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin bir yerde devamıdır. Türkiye Cumhuriyeti yepyeni bir devlet olmakla beraber, kökleri istese de istemese de Osmanlı tarihindedir. Çünkü geçmiş ne kadar yüzeyde kalırsa kalsın, halkın genetik kodları köklerini Osmanlı ülkesindeki yaşayıştan alır. Ülkenin bir hafızası vardır ve farkında olarak ya da olmayarak bu hafıza kuşaktan kuşağa aktarılır. Binlerce aktarım arasında en başta geleni ise ‘lider’ anlayışının ülkemizin halklarının hafızasındaki anlamıdır. Genetik sosyolojik kodlar, gelenekler çok zor değişir; hatta bence değişmez. Neden böyle düşündüğümü biraz anlatmak istiyorum. Haydi başlayalım.

Osmanlı devlet anlayışına göre, Osmanlı hükümdarının yüklendiği misyon ‘Padisâh-ı ruy-ı zemin zillullah-i fi'l-arz’ (Allahın yeryüzündeki gölgesi) biçimiyle eski Türk hakimiyet anlayışı ve İslam geleneğinin yansımasıdır. Biraz daha açıklamak, genişletmek gerektiğini düşünerek; klasik İslami gelenekte saltanat İslam’ın siyasal örgütleniş biçimi olarak Emevi döneminden beri meşrulaşmış; “Sultan Allah’ın yeryüzündeki bütün mahlukatın kendine sığındığı gölgesidir” olarak iddia edilen hadisiyle saltanatın meşruiyeti dini bir temele oturtulmuştur.

II. Mehmed'den itibaren bu kavram Osmanlı kanunnamelerine de yansır ve hukuki bir nitelikte kazanır. 15. yüzyıldan sonra İslami kimliğin daha da belirginleştiği, Mekke ve Medine'nin ele geçirilmesiyle daha da sağlamlaşır.

İlk kaynaklara, Orta Asya’daki atalarımıza dönelim. Türk kozmolojisinde Türk yurdu ve Türk hükümdarının evrenin merkezinde, ruh alemi ile madde alemini; gök kubbe ile yeryüzünü birleştiren bir kutlu kapı, göğün kapısı olarak görülmekte olan ‘Altun’ ya da ‘Temur Kazık’ denilen Kutup Yıldızı’nın tam altında bulunduğuna inanılmakta idi. Dünyevi ve ilahi liderlik nitelikleriyle bir merkez olan padişah, oturduğu bu merkezi konumda yer ve gök âlemini birleştirerek nizam-ı âlemi yani alemin düzenini sağlayan bir gök direği hükmündedir. Hakimiyetini Allah’tan alan yönetici, aynı şekilde Allah’a karşı sorumlu tutulmuş ve adaletli yönetimi sayesinde Allah katında en kıymetli yere gelebileceği söylenmiştir.

Türkler’in en eski yazılı metinleri olan Orhun Yazıtları'nda gök ile yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlunun yaratıldığı ve insanoğlunun üzerine de Türk hakanlarının kağan olarak oturtulduğu belirtilmektedir. Halkın üzerine hakan olarak oturmak, hakanla halk arasında, yüce devletle millet arasında, dikey bir yükseklik ve mesafe anlayışını doğurur. Bu durum evren katları arasında kağan merkezli bir iletişim olduğunu gösterir. "Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldıkta; ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğulları üzerinde ecdadım Bumin ve İstemi Hakan tahta oturmuş; oturarak Türk milletinin ülkesini, türesini idare edivermiş, tanzim edivermiş." Aynı ifadelerin devamında dünyayı yönetme anlayışın izlerini "Dört taraf hep düşman imiş. Asker sevk edip dört taraftaki kavmi hep itaat altına almış, hep muti kılmış. Başlılara baş eğdirmiş, dizlilere diz çöktürmüş" ifadesinde görülür. Eski Türk devlet anlayışında Türk hükümdarı Tanrı tarafından yeryüzünde yetkili kılınmış, seçilmiş kişi  olarak algılanır. Bu anlayış Türklerin İslam coğrafyasına gelişleri, İslam dinini kabul etmeleri ve İslam'ın öncülüğünü Abbasilerden devraldıkları dönem ile birlikte ‘Padişâh-ı ruy-ı zemin zülullah-i fı'l-arz’ (Allah'ın yeryüzündeki gölgesi) kavramıyla anlamlandınlmıştır[1].

Toplumları yöneten liderler iktidarlarını güvenceye almak için tanrısal bir meşruiyete başvurmuşlardı. Bu tanrısal meşruiyet liderlerin tanrı/tanrılar tarafından seçilmiş kişi olduğu savına dayandırılmıştı. Eski Çağ uygarlıklarında liderler ‘tanrı/hükümdar’ ve eski Türk devlet geleneğinde ‘han’ ve ‘hakan’ unvanına sahip liderler ‘kut’ ile kutsanmıştı.

‘Kut’ kelimesine Kâşgarlı Mahmut şans, iktidar, talih, tali, mutluluk, anlamlarını katar. Şamanizmde kut, yaşam umdesi, hayat manasında kullanılır. Kut, Türklerde ve Moğol toplumunda genellikle gökten inen nur şeklinde anlaşılır. Hakanın soyu da bu nurdan ortaya çıkmıştır. Kut taşıyan kağan mukaddestir. Han soyu bundan meydana gelmiştir. Hazarlarda hakan, kam (şaman) ailesi gibi mukaddestir (İnalcık, 1959: 74). Yusuf Hâs Hâcib ise, ‘kut’ kelimesini doğrudan ‘devlet’ anlamında kullanmıştır. Ancak devlet ile kastedilen politik egemenlik gücü yani iktidar, devleti yönetebilme gücü ve yetkisidir (Genç, 1981: 67).

İslam siyaset düşüncesinde ise yönetici bir ‘halife’ veya ‘Allah’ın yeryüzündeki vekili, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’ olarak kabul edilirdi. Yapılan tanımlamalarda yöneticilerin makamlarının meşruiyetini ilahi kökenden aldıkları açıkça görülmektedir.

Hakimiyetini Allah’tan alan yönetici, aynı şekilde Allah’a karşı sorumlu tutulmuştur. İslam siyaset düşüncesinde kaleme alınan eserlerde yönetici; devleti idare eden, hâkimiyetini Allah’tan alan, dini ve dünyevi düzeninin selameti için gerekli, kendisine her şartta itaat edilen, hükümdar/padişah, sultan, melik, halife, filozof/peygamber gibi unvanlarla isimlendirilen, adil, bilge, dindar, soylu, erdemli gibi vasıflara sahip seçkin bir insandır. Bu özellikleri taşıyan, taşıdıklarına inanılan Osmanlı’nın 36 sultanı asırlarca atalarımızı idare etmişlerdi. Genetiğimizi oluşturan atalarımızı anlamamız da boynumuzun borcudur yoksa bugünü anlamamız mümkün değildir.

Devam edecek



[1] Tursun Bey; Târih-i Ebu'l Feth, (haz. Mertol Tulum) İstanbul 1977, s. 43.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR