Kötülüğe direnen aşkın öyküsü

İvo MOLİNAS Köşe Yazısı
26 Mart 2025 Çarşamba

1946 yılının haziran ayında Budapeşte’de, Tuna Nehrine bakan 35 metrekarelik bir evde tek başına yaşayan Macar öğretmen Fanny Gyarmati, Macaristan-Avusturya sınırında bulunan Györ şehrinin kırsal bölgesine gelmesi için Macar yetkililerinden bir davet alır.

Fanny, hayatının en acı ziyaretine davet edilmişti…

Györ’ün köylüleri, bölgede bir ay önce toplu bir mezar bulmuş, Macar polisi yapılan incelemelerde büyük bir çukurda bulunan 20’ye yakın cesetten birinin Fanny’nin savaştan dönmeyen kocasına ait olduğunu saptamıştı.

Fanny delik deşik ve çürümüş cesedin kocasına ait olduğunu pek çıkaramaz ama Macar polis, cesedin üzerinde belli belirsiz duran üniformanın kapalı cebini aradığında eline bir not defteri düşer. İçinde el yazısıyla yazılmış sayısız şiir ve Fanny’nin sararmış bir fotoğrafı çıkınca, genç kadın delicesine severek evlendiği kocasının savaş esnasında katledildiğini anlar. Kocasını şehrin merkezinde bulunan Yahudi mezarlığında toprağa verir ve sonra da tam 70 yıl sürecek yalnızlığına döner.

Toplu mezarda cesedi bulunan Fanny’nin eşi, çoğu şairler gibi ölümünden sonra ünlenecek Macaristan’ın en ünlü lirik şairi, Miklos Radnoti idi…

Miklos’un çocukluk ve gençlik yılları travmalarla geçer. Annesi ile ikiz kardeşi doğum esnasında hayata veda ettikleri için annesiz zor bir dönem geçirir. Onların ölümünden, doğumdan sağ çıktığı için hep kendisini suçlar. 12 yaşındayken de babasını da kaybedince beraber yaşadığı ve anne diye bildiği kadının üvey annesi olduğunun travmasını yaşarken, kadının evi terk etmesi de başka bir yıkıma neden olur ve Miklos’u dayısı yetiştirir. 

Miklos, dayısının tekstil ticareti işinde çalışırken, edebiyata ve şiire düşkünlüğü nedeniyle ondan özür dileyerek ticarete atılmaz, Budapeşte’nin en iyi üniversitelerinde hem Fransız hem Macar edebiyatı eğitimi görür, doktorasını ise felsefe dalında yapar.

1930’da lirik ve felsefi şiirleri ile ünlenmeye başladığı bir esnada Fanny ile tanışır. Ünlü bir yayınevi sahibinin kızı olan bu genç kadın onun annesiz olmasının travmalarını sevgisiyle, aşkla yok etmeye başarır; Miklos onun kollarında huzuru ve gerçek mutluluğu bulur.

1935 yılında evlenirler. Miklos, Macar ve Fransız edebiyat çevrelerinde başarıyla tanınmaya başlar ve ikilinin Paris’te geçirdikleri iki sene, hayatlarının en özgür ve entelektüel yılları olarak hafızalarına kazınır.

Ancak Schopenhauer’in, “Mutsuzluk hayatın genel kaidesidir, mutluluk ise istisna” sözünde dediği gibi ölümcül mutsuzluk zamanları başlar onun için.

Avrupa’da Nazizm ve faşizm ilerlemekte, solcular ve Yahudiler için kıtada hayat her geçen gün zora girmektedir.

Miklos hem sosyalist hem Yahudi olduğu, yani iki kere ‘günahkâr’ olduğu için faşist Macar hükümeti tarafından benzerleri ile birlikte çalışma kamplarına yollanır. İki sene boyunca en ağır işleri yaparak hayatta kalmaya çalışır. Bu arada faşizmin saldırısından bir nebze kurtulmak için eşiyle birlikte Hristiyan dinini kabul eder. Ancak kötülük bacayı çoktan sarmıştır.

1944 Mayıs’ında bu kez Sırbistan’da Bor bölgesinde bulunan bakır madeni ocaklarında çalışmaya sürülür. Alman silah endüstrisinin bakır ihtiyacının yüzde 50’sinin tedarik edildiği madenlerde çok sert koşullarda çalışmaya başlar.

Ancak, tarih bir dönüşüm evresine girer. Sovyet orduları hızla Almanların işgal ettiği bölgelere gelmektedir. Eylül 1944’te Kızıl Ordu’ya yakalanmamak için madendeki tüm asker ve sivil çalışanlar, diğer tüm çalışma ve ölüm kamplarında olanlar gibi Nazi askerleri eşliğinde ‘ölüm yürüyüşlerine’ başlar.

Buchenwald Ölüm Kampından zorla çıkarılarak ölüm yürüyüşüne katılan Elie Wiesel’in “Neden bizi şuracıkta hemen kurşuna dizmiyorlar ki?” haykırışında dile getirdiği gibi büyük bir zorluk, açlık ve işkence altında yürümeye zorlanan Miklos, birlikte olduğu yüzlerce arkadaşını yolda kaybeder.

Miklos ve son kalan 20 arkadaşı, kasım ayında fiziki ve ruhsal sağlıklarını tamamen yitirdikleri için Györ şehri yakınlarında Macar faşist ordusu komutanının onlara zorla açtırdığı devasa çukura atılıp infaz edilirler. Ve anne sevgisini hiç yaşamamış, baba desteğine yetişememiş, aşık bir koca, bir edebiyat, şiir ve felsefe sevdalısı Miklos Radnoti, salt Yahudi ve sosyalist olduğu için 35 yaşında yitip gider bu dünyadan, insanoğlunun görüp görebileceği en büyük zulüm sonucunda.

İki yıl sonra cesediyle birlikte bulunan not defterinde çalışma kamplarında ve hatta ölüm yürüyüşünün ilk günlerinde bile yazdığı şiirler bulunur.

Bu şiirlerden en önemlisi tüm dünyada meşhur olan ve ölümünden üç ay önce yazdığı Karıma Mektup’ olur.

Şöyle yazar bir kıtasında:

“Tekrar bir çocuk oldum, kıskançlıkla merak ediyorum, /Seviyor musun beni?

Gençliğimin zirvesindeyken, /Karım olmanı düşlediğim günlerdeki gibi.

Bir kez daha umutlanmaya başlıyorum.

Ve geriye doğru yuvarlanırken, birden uyanık halim geri geliyor.

Ve biliyorum ki sen – karım, dostum, /Ama ne kadar uzaktasın.

Üç vahşi sınırın ötesindesin. /Öpüşmelerimizin canlı hatırası hala yaşıyor.

Şimdi sonbahar geliyor/ Beni burada unutacak mı?..”

Evet, sonbahar onu kurşunlanmış cesediyle bir çukurda bırakıp gider…

Fanny hep onun anısıyla birlikte, evlendikleri o küçücük evlerinde oturur, yalnız olarak, ta 102 yaşına kadar.

Hiç kimseyle konuşmaz. Ünlenen şair kocası eşi olarak onunla yapılmak istenen sayısız söyleşi isteklerini reddeder. Onu, sessizliğinin derin dünyasında anmaya devam eder.

Sadece kocasının ölümünden 18 yıl sonra bir radyo yayıncısıyla kısa bir söyleşi yapar.

“Faşizm, sevdiklerimizi, sevinçlerimizi, yaşamlarımızı, acımasızca yuttu!” der son sözleri olarak…

Kötülük, değişik formlar altında varlığını koruyor.

Fıtrat değişmeyeceğine göre kötülükle mücadeleye devam edecek insanoğlu.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün